30 Nisan 2015 Perşembe

MUMA (GÖLKONAK) KÖYÜNDE TARİHİ ÇAĞRIŞTIRAN BAZI YER ADLARI


            Arapyeri ve Arap Mezarlığı:
            Muma’nın Anadolu Selçukluları zamanında Araplar tarafından kurulmuş bir Arap köyü olduğunu ileri sürenler olmuştur (V. M. Karaca, 2007: 138). Bu görüş sahiplerinin dayanakları, geçmişte, Ebu Eyyûb El-Ensarî soyundan bazı insanların orada yaşamış olmaları ile köy sınırları içinde ‘Arapyeri’ ve ‘Arap Mezarlığı’ adlarını taşıyan yerlerin bulunmasıdır (V. M. Karaca, 2007: 139). Gerçekten de II. Bayezid Dönemi’ne ait olan ve Erdoğru (2006: 24) tarafından 1507'ye tarihlendirilen 40 no.lu Tahrir Defteri'nde (TT 40) Muma sakinlerinden Hacı İbrahim oğlu Abdi’nin Ebu Eyyûb soyundan geldiği ve öşürden başka vergilerden muaf olduğu belirtilmiştir (Konyalı, 1991: 145). Mehmet Akif Erdoğru tarafından Beyşehir Sancağının 1584 Tarihli Nüfus Sayımı adı altında yayımlanan Defter-i Mufassal-ı Livâ-i Beyşehir (KK 137) adlı defterde de Muma’da bulunan Hacı İbrahim Tekkesi’nin hizmetlilerinin tasarrufunda 10 parça arazinin olduğu ve köyde Ebu Eyyûb El-Ensarî soyundan 8 kişinin yaşadığı kayıtlıdır (Erdoğru, 2004: 215).

            Arapyeri, Muma ile Bademli arasındaki bir mevkinin adıdır. Karaca’nın Arap Mezarlığı dediği yer ise şimdi köyün içinde kalmış, yedi kişinin mezarının bulunduğu çok küçük bir mezarlıktır. Halk arasında Arap Mezarlığı olarak değil, Tekke olarak bilinir. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Kuyud-ı Kadime Arşivi’nde 584 numarada kayıtlı 1583 tarihli vakıf defterinde bu Tekke/Zâviye ile ilgili olarak, şu ifadeler yer almaktadır: 

“Vakf-ı Zâviye-i Şeyh Hacı İbrahim bin Mustafa bin Süleyman, der karye-i Muma tâbi-i nâhiye-i Yenişehir min nevâhi-i el-medinetü’s Süleymaniye el-Eşrefiyye el-ma’rufeti, ber mûceb-i vakıfnâme-i şer’iyye, el-muvarrah be-tarih-i sene hamse ve sittin ve semanmie ve ber mûceb-i mukarrernâme-i Karaman Beğ hâkim-i sabık-ı vilâyet-i Karaman ber mûceb-i Defter-i Atîk.” (Erdoğru, 1989: 314).

Bu ifadeler günümüz Türkçesine şu şekilde çevrilebilir:

“Eski Defter gereği Karaman vilayetinin eski hâkimi Karaman Bey’in mukarrernâmesi gereği ve 865 [miladi 1460] tarihi ile tarihlendirilmiş şer’iyye vakıfnâmesi gereği, Beyşehir’in nahiyelerinden Yenişehir nahiyesine bağlı Muma köyünde, Süleyman oğlu Mustafa oğlu Şeyh Hacı İbrahim Zâviyesi Vakfı.”

Anlaşılacağı üzere, Zâviye, Karamanoğulları Beyliği'nin kurucusu olan ve 1256-1261 yılları arasında hüküm süren Karaman Bey’in verdiği mukarrernâme ile yani onun onayıyla vücut bulmuştur. Şeyh Hacı İbrahim Zâviyesi Vakfı ise 1460 yılında kurulmuştur. Peki, bu arada ne olmuştur? Öyle anlaşılıyor ki, Karamanoğulları zamanında Eski Hristiyan Muma'nın yanı başında kurulan Zâviye, yörenin erken zamanda Türkleşmiş ve İslamlaşmış olmasından ve diğer bazı bilinmeyen nedenlerden dolayı önemini yitirmiş ve zamanla metruk hale gelmiştir. Hacı İbrahim, ya yöneticilerin teklifiyle ya da kendi isteğiyle, yeniden ihdas etmek üzere 1460 yılında Zâviye'yi devralmış ve onun için bir vakıf kurmuştur. Artık onun adını taşıyan Zâviye'ye derhal avlu ve evler vakfedilmiştir ki, bu da Zâviye'nin yeniden canlandırılmak istendiğinin bir işareti sayılmalıdır.

Bu çıkarım oldukça mantıklıdır. Zira zâviyeler çeşitli nedenlerle zamanla işlevsiz ve metruk hale gelebilmekte, “devlet için malum birçok zâviyelik yer, boş ve harap olduğu zaman, oraları tekrar şenletmeğe ve zâviyeyi işletmeğe iltizam edenlere tekrar verilmektedir.” (Barkan, 2002: 266).

           Az önce söylendiği gibi, Zâviye'yi yeniden canlandırmak için 1460 yılında Zâviye Vakfı'nı kuran kişinin adı, Hacı İbrahim, daha doğrusu, Zâviye şeyhliğini de Zâviye ile birlikte devraldığı için, ŞEYH  Hacı İbrahim’dir. Yine daha önce değinildiği üzere, 1507 tarihli 40 no.lu Tahrir Defteri’nde “Hacı İbrahim oğlu Abdi’nin Eyub Ensâri Sultan’ın neslinden olduğu” belirtilmektedir. Dikkat edilirse, Hacı İbrahim ile Abdi arasında sadece bir kuşak farkı vardır. Bu, Abdi’nin vakfın kurucusu Şeyh Hacı İbrahim’in oğlu olduğunu gösterir. Dolayısıyla, Hacı İbrahim de Ebu Eyyûb El-Ensarî neslindendir. İstanbul’un fethinden sonra, muhtemelen atası Ebu Eyyûb’un mezarını ziyarete gelmiş, fakat ziyaretten sonra geri dönmeyip Muma’ya yerleşmiştir.

          Bilinmektedir ki cami, tekke, türbe gibi yapıların bitişiğinde yer alan ve hazîre (etrafı çalı, çit veya taştan duvarla çevrili yer) ya da vâdî-i hâmûşan (sessizler vadisi) olarak adlandırılan mezarlıklara, yapıyı yapanla tekke şeyhi gibi önemli kişiler gömülürdü (Bozkurt, 2004: 519-520). Zâviye şeyhliği de kurucunun ölümünden sonra onun çocukları ve torunları tarafından sürdürülürdü (Barkan, 2002: 269; Erdoğru, 2006:285). O nedenle, Muma’daki Tekke Mezarlığı’ndaki mezarların, Ebu Eyyûb El-Ensarî soyundan geldiğini kanıtladığımız Şeyh Hacı İbrahim ile onun çocuk ve torunlarına yani Araplara ait olduğu söylenebilir. Ancak Zâviye’nin ilk kurucuları Türklerdir ve Yeni Muma bu Zâviye etrafında Türkler tarafından oluşturulmuştur. Arapyeri’ne gelince, orası da, büyük olasılıkla, Hacı İbrahim Tekkesi’nin hizmetlilerinin tasarrufunda olan arazilerin bulunduğu mevkidir. 


            Tekeli:
            Türkistan’dan, Hive ile Merv şehirleri arasından gelen Teke oymağı Selçuklular tarafından Antalya ve civarına yerleştirilmiştir. Bundan dolayı Antalya yöresine “Teke ili” denmiştir. Ancak ben Muma köyündeki Tekeli yer adının Teke oymağı ya da Teke ili ile ilişkili olduğu kanısında değilim. Bu adın doğrudan doğruya köyde keçi ya da teke yetiştirilmesinden dolayı verildiğini düşünüyorum. Zaten bağ ve bahçeler kurulmadan önce Karşıyaka ve Göynük tarafları çalılıktı ve buralarda keçiler otlatılırdı. Belki bir zamanlar Tekeli de öyleydi. Bugün Anadolu’da, Tekeli'den başka, Mandalı, Develi, Öküzlü, İnekli, Atlı, Katırlı, Kuzulu, Koyunlu, Keçili, Tavuklu, Horozlu, Yılanlı, Tavşanlı, Tilkili gibi adını yörede yetişen ya da yetiştirilen hayvanlardan alan birçok köy ve belde bulunmaktadır.

            Çiğilli:

            Bana göre Çiğilli mevki adının da Malazgirt’ten sonra Oğuz boylarıyla birlikte ya da daha sonra Moğolların emrinde ve hizmetinde olarak Anadolu’ya gelen Çiğiller ile bir ilgisi yoktur. Anadolu’da Çiğillerin yerleşim yerlerini araştıran Yakupoğlu (2010: 129-130) şu uyarıyı yapmaktadır: “Anadolu’da eski kaynaklarda adları geçmese de son dönem kayıtlarında bazı yer ve mevki adları şeklinde görülebilen ‘Çiğil’ kelimesini de ele almak gerekir. Afyon’un Hocalar ilçesi Yeşilpınar kasabasında Çiğilli-oluk; Isparta/Eğirdir’in Sarıidris kasabasında ise Çiğilli-yatak adlarını taşıyan mevkiler vardır (…) Bu adların Çiğil ile bir ses benzerliğinden ibaret olması da mümkündür. Bu nedenle konuya temkinli yaklaşmak gerekmektedir. Buradaki Çiğilli kelimesi ‘çığıl’dan geliyor olabilir. Çünkü Türkçede çığıl, çağıl çağıl akmak anlamına gelmekte idi.” Yakupoğlu haklıdır, ancak kanımca “Çiğilli” sözcüğü onun “çağıl çağıl akmak” anlamına geldiğini söylediği “çığıl”dan değil, “çakıl taşı” anlamına gelen “çiğil”den gelmektedir. (“çiğil.”) Halen Muma köyünde çakıl taşına “çağıl” denmektedir. Muma’daki Çiğilli mevkinden bir dere geçmektedir ve muhtemelen derenin getirdiği çakıl taşlarından dolayı oraya bu ad verilmiştir. Alıntıda geçen ‘Çiğilli-oluk’ ve ‘Çiğilli-yatak’ adları da bu şekilde daha kolay açıklanabilirler.


     
Mehmet Demirtaş
Ankara, Nisan 2015

08.07.2022 tarihinde yeniden gözden geçirildi.


KAYNAKLAR

Barkan, Ömer Lütfi. “Osmanlı İmparatorluğu’nda Kolonizatör Türk Dervişleri”. Türkler, Cilt:9. Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, s.242-278.

Bokurt, Nebi. “Mezarlık”.  İslam Ansiklopedisi, Cilt 29. Ankara: TDV, 2004, 519-521.



Demirtaş, Mehmet. “Yenişar Muma’daki (Gölkonak) Tekke Mezarlığı’nda Ebu Eyyûb El-Ensarî Soyundan Kişiler mi Yatıyor?”, 2020. https://mehmet-demirtas-2.blogspot.com/2020/04/yenisar-mumadaki-golkonak-tekke.html

Erdoğru, Mehmet Akif. XV. ve  XVI. Yüzyıllarda Beyşehir Sancağı (1466- 1584). Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 1989.

Erdoğru, Mehmet Akif. “Karaman Vilâyeti Zâviyeleri’’. Tarih İncelemeleri Dergisi IX (1994), 89-158.

Erdoğru, Mehmet Akif.  Beyşehir Sancağının 1584 Tarihli Nüfus Sayımı (Beyşehir-Seydişehir-Bozkır). İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 2004.

Erdoğru, Mehmet Akif.  Osmanlı Yönetiminde Beyşehir Sancağı (1522-1584). İstanbul: IQ Kültür Sanat             Yayıncılık, 2006.


Karaca, V. M. Çarıklı Bilge ve Oğlu. Isparta: Kardelen Sanat Yayınları, 2007.

Konyalı, İ. Hakkı. Âbideleri ve Kitâbeleriyle Beyşehir Tarihi. Erzurum: A. Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Yayını, 1991.

Yakupoğlu, Cevdet. “Türkistan’ın Büyük Türk Boylarından Çiğiller ve Anadolu’da İskân İzleri”. A.Ü. DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi XXIX/ 47 (2010), 103-136.

AZİZ PAVLUS (SAINT PAUL) VE GALATYALILARA MEKTUP


              Misyoner olmadan önceki adı Saul olan Pavlus MS 5 civarında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Tarsus’da dünyaya geldi. Daha sonra Roma vatandaşı oldu. Yunanca konuşma ve yazmada ustalaştı. Çocukluğunu Kudüs’te geçirdi. Mesleği çadırcılık olan Pavlus Hristiyan misyoner olmadan önce çok katı bir Yahudi cemaati olan Ferisilere mensuptu. Ferisi olduğu dönemde ilk Hristiyanlara karşı olan tutumu çok acımasızdı (“The Letters of Paul”).
            Pavlus, MS 37’de din değiştirdikten sonra misyoner yolculuklarına katıldı. İlk yolculuğundaki (MS 46-48) arkadaşı Barnabas, ikinci yolculuğundaki (MS 49-52) Silas (ya da Silvanus) idi. Üçüncü yolculuğunu (MS 53-58) kısmen Luka ile yapmıştı. MS 58’de Kudüs’te,  MS 58-60 yıllarında Caesarea’da ve MS 61-63 ve MS 65-67 yıllarında Roma’da hapis yattı (“The Letters of Paul”; “Maps of Paul’s Missionary Journeys”). İncil ve diğer kaynaklar Pavlus’un nasıl ve ne zaman öldüğünü söylemeseler de Hristiyanlar onun Nero devrinde Roma’da idam edildiğine inanırlar.
            Hayat hikâyesi, büyük bölümünü İncil yazarı Luka'nın kaleme aldığı “Elçilerin İşleri” kitabında yer alır. Yeni Ahit'te Pavlus'un mektupları önemli bir yer tutar. Bu mektuplar sırasıyla Romalılar, 1. ve 2. Korintliler, Galatyalılar, Efesliler, Filibeliler, Koloseliler, 1. ve 2. Selanikliler, 1. ve 2. Timoteos, Titus ve Filimon'a mektuplardır. Bazı bilim adamları bunlara İbranilere mektubu da eklerler, ancak çok kimse onu Pavlus’un yazdığı fikrinde değildir.
            Biz aşağıda Pavlus’un Galatya ziyaretleri ile Galatyalılara mektup konusunu ele alacağız.
            Hint Avrupa kökenli bir halk olan Galatlar MÖ 278‘de önce iki boy (Tolistobogiler ve Trokmeler) halinde Trakya üzerinden Anadolu’ya geçmiş, kısa süre sonra bunlara başka bir boy (Tektosaglar) daha katılmıştır. Tektosagların katılımıyla Galatların toplam sayısı yaklaşık olarak 30 bine ulaşmıştır (Kaya, 2012: 10). Bunlar on yıl boyunca yerleşik hayata geçmemişlerdir. Bu süre zarfında kura çekerek aralarında paylaştıkları Anadolu’nun batısındaki bölgeleri yağmalamışlar ve buradaki kentleri haraca bağlamışlardır (Kaya, 2012: 9, 12). Ancak Suriye kralı I. Antiokhos’la yaptıkları Filler Savaşı’nı (MÖ 268)  kaybettikten sonra, varılan bir uzlaşmayla, orta Anadolu’da kuzey Phrygia topraklarına yerleşmeyi kabul etmişlerdir (Kaya, 2011: 57). Muhtemelen yine aralarında çektikleri kura sonucuna göre Tektosaglar Ankyra (Ankara)  ve çevresine, Trokmeler Tavion (Büyüknefes köyü) merkez olmak üzere Kızılırmak’ın doğusuna, Tolistobogiler ise Ankyra’nın (Ankara) batı ve güney batısına yerleşmişlerdir (Kaya, 2011: 49). Yerleştikleri bu topraklara da Galatların yurdu anlamına gelen Galatya adı verilmiştir.
            Galatya, iki yüzyılı aşkın bir süre tetrarklar (Galat boylarının beyleri) tarafından yönetildikten sonra Pompeius’un MÖ 64-63 yıllarında yapmış olduğu düzenlemelerle Roma’ya bağımlı bir krallık olmuştur ( Kaya 2011: 114, 126). Kral Amyntas’ın MÖ 25’de ölümü üzerine de kesin olarak Roma’ya bağlanmış ve aynı adı taşıyan bir eyalete dönüştürülmüştür ( Kaya 2011: 132).
            Aziz Pavlus zamanında Galatya bir Roma eyaletiydi. Pavlus “Galatyalılara mektup”u yazdığı zaman bu eyalet kuzey ve güney olmak üzere iki bölgeye ayrılıyordu. Kuzey bölgesinin başlıca kentleri Ankyra (Ankara), Pessinus ve Tavion (Büyüknefes köyü) idi. Güney bölgesinin kentleri ise Antiokheia (Yalvaç), İkonion (Konya), Lystra (Hatunsaray kasabası) ve Derbe’yi  (Aşıran köyü) içeriyordu.
            Antiokheia (Yalvaç) ve İkonion’a (Konya) MÖ 3. yüzyılda Suriye kralı I. Antiokhos tarafından Yahudiler getirilip yerleştirilmişti. Sayıları çok olmasa da bu Yahudiler Pavlus’un misyoner yolculukları sırasında her iki kentte de hala etkilerini sürdürüyorlardı (Kaya, 2011: 280-281).
            Galatlara gelince, her ne kadar gelenek ve göreneklerine bağlı olsalar da MÖ 2. yüzyılda Anadolu’daki başka dinlerden, özellikle Pessinus’taki Büyük Ana’nın (=Magna Mater) dininden etkilenmeye (Kaya, 20011: 274) ve Helenistik isimler almaya başladılar (Mitchell, 1993; akt. Kaya, 2012: 15). Hiçbir zaman yazı dili olmasa da (Kaya, 2011: 283) Keltçeyi Gordion’da MS 3. yüzyıla, kırsal kesimlerde ise MS 4. yüzyıl sonuna kadar konuştular (Mitchell, 1980; akt. Kaya, 2011: 283). Yazıya ise 250 yıl sonra, doğrudan Roma’nın denetimi altına girince geçtiler (Kaya, 2012: 15) ve Helen alfabesini kullandılar (Roller, 1987; akt. Kaya, 2011: 283).
            Pavlus, Kudüs’teki önderler tarafından Gentilelere, yani Yahudi olmayan pagan topluluklara elçi kabul edildi. Hristiyanlaştırılmaları hedeflenen bu topluluklar arasında Galatlar da vardı.


Galatya’nın yeri ve Pavlus’un misyoner yolculukları (“Introduction to Galatians”)

            Pavlus ile Barnabas ilk misyoner yolculuklarına Suriye Antiokheia’sından (Antakya) başlayarak önce bir liman kenti olan Seleukeia Pieria’ya (Samandağ), oradan da gemiyle Kıbrıs’a gittiler. Salamis’e (Gazimağusa yakınlarında) gelince Yahudi sinagoglarında vaaza başladılar. (“Maps of Paul’s Missionary Journeys”).
            Paphos’a (Baf) doğru adada yol alırken Bar-Jesus adında birine rastladılar. Bu hem yalancı peygamber hem de büyücü olan bir Yahudi’ydi. Akıllı bir adam olan adanın valisi Sergius Paulus’un adamıydı. Barnabas ve Pavlus, Sergius’un huzuruna çağırıldılar ve Bar-Jesus ile tartışma yaptılar. Sergius bu tartışmadan sonra Hristiyan oldu. (“Maps of Paul’s Missionary Journeys”).
            Pavlus ile Barnabas bir süre sonra Paphos’tan gemiyle hareket ederek önce Pamphylia’daki Perge’ye (Aksu), oradan da Kestros (Aksu)  Vadisi’ni izleyerek 100 millik bir kara yolculuğunun ardından Pisidia Antiokheia’sına (Yalvaç) ulaştılar. Cumartesi günü sinagoga gittiler. Sinagog sadece Yahudi olanlara değil, Gentilelere de açıktı. Adet olduğu üzere konuşmaya davet edildiler. Vaazları ilgi gördüğü için kendilerinden ertesi cumartesi de konuşma yapmaları istendi. O gün geldiğinde neredeyse bütün kent sinagogta toplanmıştı.  Yahudi ileri gelenleri bundan rahatsız oldular ve Pavlus’la Barnabas’ın aleyhinde konuştular. Kentin yetkililerini harekete geçirerek onları kentten attırdılar. Onlar da yolarına devam edip İkonion’a (Konya) gittiler. Aynı şey orada da başlarına geldi. Yahudi olsun olmasın herkesin yetkililerle birlik olup kendilerini aşağılayıp taşlayacaklarını öğrenince Lystra’ya (Hatunsaray kasabası) kaçtılar ve vaazlarına orada devam ettiler. Bu arada Antiokheia ve İkonion’dan bazı Yahudiler geldi ve halkı Pavlus’a karşı kışkırttı. Halk onu taşladı ve öldü sanıp sürükleyerek kentin dışına attı. Fakat taraftarları etrafında halka şeklinde toplanırken o ayağa kalktı ve kente geri döndü. Ertesi günü Barnabas ile birlikte Derbe’ye (Aşıran köyü) gitti. Oradaki vaazlarıyla birçok taraftar edindiler. Bir süre sonra geldikleri yoldan Perge’ye (Aksu) geri döndüler. Oradan Attalia’ya (Antalya) gittiler. Attalia’da gemiye binerek sonunda yolculuğun başladığı yer olan Antiokheia’ya (Antakya) ulaştılar. (“Maps of Paul’s Missionary Journeys”).
            Pavlus ikinci ve üçüncü misyoner yolculukları sırasında da güney Galatya’daki Derbe (Aşıran köyü), Lystra (Hatunsaray kasabası), Ikonion (Konya) ve Antiokheia (Yalvaç) kentlerine uğradı. Bu arada “Galatyalılara mektup”u yazdı. Bu mektubun gerçekliği pek tartışılmamakla beraber onun nerede ve ne zaman yazıldığı ile alıcısının kim olduğu konularındaki tartışmalar halen sürmektedir.
            Reese mektubun MS 57-58, Klassen 45, Smith 56 ya da 57, Phillips 56 ya da 57’den daha önce, Williams 54 ya da 55’de yazıldığını söylemektedirler. Yazıldığı yer de Smith’e göre Efes, Reese’ye göre Korint, Phillips’e göre Korint ve Efes, Williams’a göre de Antakya’dır. (“The Letters of Paul”).
            Mektubun alıcısına gelince, kimi bunun kuzey Galatyalılar (etnik grup olarak Galatlar kuzeyde daha yoğundu), kimi de güney Galatyalılar olduğunu savunmaktadır. İki taraf da kendi görüşünü destekleyen deliller ortaya koymaktadır. Bölgede geniş çapta arkeolojik incelemeler yapan W. M. Ramsay mektubun güney Galatyalılara hitaben yazılmış olma ihtimalinin daha fazla olduğunu söylemektedir (“Introduction to Galatians”). Gerçekten de Pavlus üç yolculuğunda da güney Galatya’daki kentlere uğramış, buralarda kiliseler kurmuş ve bu kiliselerde konuşmalar yapmıştır. Mektupta vaazlarından etkilenip Hristiyanlığı seçen, ancak ardından ileri gelen Yahudilerin etkisiyle bundan vaz geçen insanlara karşı sitemlerin bulunması bu mektubun en azından ikinci yolculuktan sonra yazılmış olabileceğini düşündürmektedir.
            Kaya (2011: 281), Aziz Pavlus’un Galatya eyaletindeki misyonerlik çalışmalarının pek etkili olmadığını, zira Ankara’da bulunan bir yazıtın dışında Hristiyanların MS 4. yüzyıla kadar eyalette etkin olduklarını gösteren hiçbir kanıtın bulunmadığını söylemektedir. Hâlbuki Arslan (2002: 41), Pavlus’un MS 55’te “Galatlara mektup”u  yazarken orta Anadolu’daki Helen ve Roma kültürleriyle haşır neşir olmuş ve Hristiyanlığı erkenden kabul etmiş olan bir Hristiyan toplumuna hitap ettiğini ileri sürmektedir. Hall (1968: 75) de, Pavlus zamanında güney Galatya sınırları içinde kalan ve bugün Beyşehir Gölü’nün güney batı yakasında yer alan Hoyran (Gölyaka) köyündeki ilkokulun bahçesinde gördüğü eserlerin erken Hristiyanlık dönemine ait bir kilise ile onun mezarlığından gelmiş göründüğünü, bu kilisenin ise vaktiyle civardaki herhangi bir yerde ya da gölün açıklarındaki adalardan biri üzerinde kurulmuş olabileceğini ifade etmektedir. Kısacası bu konuda da bir görüş birliği yoktur.
            Mektubun ana hatları: 1
            1: 1  Selamlar
            1: 6  Verdiğimiz müjdeye uyun
            1: 11  Yaydığı müjdeyi Pavlus’a tek İsa verdi
            2: 1  Pavlus Kudüs’teki önderlerce [Gentilelere=Yahudi dininden olmayanlara] elçi kabul edildi
            2: 11  Pavlus, Cephas’ın nasıl hatalı olduğunu gösterir
            3: 1  Tanrı inananların yanındadır
            3: 15  Yasayla vaat arasındaki ilişki [İsa’nın gelmesiyle eski yasaların hükmü kalmamıştır]
            4: 1  Siz Tanrının çocuklarısınız
            4: 12  Olumlu tutumunuza ne oldu?
            4: 21  Siz [inancınız nedeniyle] İbrahim’in soyundansınız
            5: 1  İsa’nın size verdiği özgürlük içinde yaşayın
            6: 1  Birbirinize yardım edin
            6: 6  Hepimiz ektiğimizi biçeceğiz
            6: 11  Pavlus sünnetle ilgili öğretisini özetler [Hıristiyan olan Gentilelerin sünnet olmalarına gerek yoktur]. (“The Letters of Paul”).



1.   İngilizce İncil çevirisi God’s Word’den alıntı. Satır başlarındaki birinci rakam söz konusu İncil çevirisindeki “Galatlara Mektup”un bölüm numarasını, ikinci rakam ise madde numarasını göstermektedir.

Mehmet Demirtaş
Ankara, 2014


KAYNAKLAR

Arslan, Murat. “The Impact of Galatians in Asia Minor”. Olba VI (2002), 41-47.

Hall, A. S. “Notes and Inscriptions from Eastern Pisidia”. Anatolien Studies 18 (1968), 57-92.

Kaya, Mehmet Ali. Anadolu’da Galatlar ve Galatya Tarihi. Konya: Çizgi Kitabevi, 2011.

Kaya, Mehmet Ali. “Keltlerin Anadolu’ya Göçü: Göç Nedenleri, Yolları ve İlk On Yıl”. Çanakkale   Araştırmaları Türk Yıllığı, Yıl: 10, Güz 2012, Sayı: 13, s. 1-16.

“Introduction to Galatians.” http://www.jesuswalk.com/galatians/0_introduction.htm . Erişim: 16 Eylül 2014.

“Maps of Paul’s Missionary Journeys.” http://www.ccel.org/bible/phillips/CN092MAPS1.htm Erişim: 16 Eylül 2014.

“The Letters of Paul.” http://tyndalearchive.com/scriptures/www.innvista.com/scriptures/compare/letters.htm  Erişim: 16 Eylül 2014.


          

GORGOROM NEREDEDİR?


            Karaca (2006: 231), Gorgorom antik kentinin Yenişar’da (Mındıras'ta) olduğunu ileri sürmüştür. Acaba bu doğru mudur?
            Gorgorom ile ses benzerliği olan başka bir yer ismi daha vardır ki, o da Gurgurum’dur. ‘Gurgurum’,  Türkçe olmayan, ‘kireç, kireçli kaya ya da toprak’ anlamına gelen eski bir sözcük olup (Erdoğru, 2006: 77) bugün Beyşehir - Seydişehir karayolunun 10. km’sinde bulunan ve Beyşehir’e bağlı olan Gökçimen kasabasının eski adıdır. Gurgurum, geçmişte, yalnızca Gurgurum köyünün değil, aynı zamanda merkezi bu köy olan daha geniş bir alanın, Selçuklular zamanında bir ilin, Osmanlılar zamanında da Beyşehir sancağına bağlı bir nahiyenin adıydı.
İ. Hakkı Konyalı, Âbideleri ve Kitâbeleriyle Beyşehir Tarihi adlı kitabında, Alman haritacı Kiepert’in haritasında1 Seydişehir yolu üzerinde Gurgurum adlı bir köyün yer aldığını, köyün eski adının da Gorgorom olarak haritada belirtildiğini söylemektedir. Yine onun aktardığına göre, Prof. W. M. Ramsay’ın Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası’nda bu ad Gorgorome şeklinde yazılmış ve yerinin Sterrett adlı bir bilgin tarafından saptandığı açıklanmıştır (Konyalı, 1991: 171-172).
            Peki, Sterrett Gorgorom’u nasıl bulmuş, bu ad Kiepert’in haritasında ve Ramsay’ın kitabında nasıl yer almış, şimdi ona bakalım:
            Prof. A. S. Hall’ın 1971’de yayınlanan “The Gorgoromeis” adlı makalesinde belittiği üzere, Batı Toroslar Göller Bölgesi’ndeki Suğla Gölü’nün kuzeydoğusunda uzanan Ortakaraviran köyünde, göle yakın alçak bir arazide, J. R. S. Sterrett tarafından 1885’de o zamana kadar bilinmeyen bir topluluğa ait olan Gorgoromeis adının geçtiği bir yazıt bulunmuştur. Köylülerin Ak Kilise’den (Akkise) getirildiğini söyledikleri cami önünde bulunan yivli kolondaki bu yazıtta (Şekil 1), muhtemelen yerel bir askeri birliğin komutanı olan “Gaius Iulius Rufus’un Roma ordusunda hizmet ettiği, Augustus Tapınağı’nın hayat boyu görevlisi olduğu, Gorgoromeis halkı ve meclisi tarafından ödüllendirildiği” ifade edilmektedir (Hall, 1971: 127-128; Bildirici, 2009: 313).

Şekil 1: Gorgoromeis adının geçtiği yazıt (Hall, 1971: 125)
  
            Ortakaraviran halkı, köyün mezarlık ve camilerindeki bütün eski taşların Ak Kilise’den getirildiğini Sterrett’e söylemişlerdir. Bu durum onu Kilise Kale’nin (Akkise) eski Gorgorom kenti olduğuna inanmaya sevk etmiştir. Ne var ki, daha sonra Alman haritacı Kiepert, Beyşehir’in güneyindeki Gurgurum köyünün adının Gorgorom’un farklı bir söylenişinden başka bir şey olmayabileceğini söyleyerek Sterrett’in kafasını karıştırmıştır. Bu yüzden,  Sterrett, akla yatkın olan ve daha sonra ek delillerin doğru olduğunu kanıtladığı ilk ulaştığı sonucu bir yana bırakarak, Kiepert’in fikrine teslim olmuş ve Gorgorom’un, kendi gözlemlerine göre de birkaç Roma mil taşından başka kalıntının olmadığı Gulgurum’da ya da onun yakınında, muhtemelen Asar Dağı’nda olduğunu kabul etmiştir (Hall, 1971: 128-129).
            Bu hata, Gorgorom’u Gulgurum’da gösteren gerek Kiepert’in haritasını1 gerekse Sterrett’in yazısına eşlik eden haritayı2 kaynak olarak kabul eden daha sonraki yazarlar tarafından sürdürülmüştür. W. M. Ramsay da The Historical Geography of Asia Minor’da aynı hatayı yapmıştır.
            Gorgorom ya da Gorgoromeis aslında çok da önemli olmayan bir Roma kentidir (Şekil 2). Homonadların ortadan kaldırılmasından yaklaşık on yıl sonra, MS 6 yılında Pisidia ve

Şekil 2: Homonadlar ve komşularını gösteren harita (Hall, 1971: 127)
(Gorgoromeis ve Akkise kırmızı yuvarlak içine alınmıştır)

Isauria bölgelerinde yeni isyanlar patlak vermiştir.  Romalılar bu isyanları da bastırarak bölgede huzuru sağlamışlardır. Gorgoromeis, Pedaieis, Psekaleis ve Sedaseis adlarında daha küçük kabile gruplarının ortaya çıkması böyle bir barış ortamında olmuştur (Kaya, 2011: 142). Gorgoromeis’in Homonadları oluşturan topluluklardan biri olma olasılığı yüksektir. Bir “demos”a (halk meclisi) sahip olması onun Roma Dönemi’nde tüzel kişiliği olduğunu gösterir, ancak birkaç yüzyılı kapsayan doğrudan bir yönetiminin olduğunu kabul etmek zordur. Mistea (Beyşehir), Amblada ve Vasada’dan gelip Palaia İsaura’ya giden Via Sebaste’nin (İmparator yolu da denilen Roma yolu) Gorgoromeis topraklarından geçen kısmını korumak üzere Romalılar zamanında buraya atlı ve yaya askeri birlikler yerleştirilmiştir.
            Gorgoromeis ya da Gorgorom’un bulunduğu Akkise bugün bir belde olup Konya’nın Ahırlı ilçesine bağlıdır.
                İ. Hakkı Konyalı, Âbideleri ve Kitâbeleriyle Beyşehir Tarihi adlı eserini, basılması için 1967 yılında Beyşehir Belediyesine teslim etmiştir. Gorgorom ile ilgili olarak verdiği bilgiler o yıllarda doğru bilinen bilgilerdi. Zira Prof. A. S. Hall’ın konuyla ilgili olarak yeni delil ve yeni görüşler öne sürdüğü makalesi daha sonra, 1971’de yayınlanmıştır. Kitap ise 1991’de basılmıştır. Ama yine de kitabı baskıya hazırlayanlar daha dikkatli olup gerekli düzeltmeleri yapabilirlerdi.



1. H. Kiepert, Kleinasien 1:400,000 (1902-1906), Konya sheet.
2. Sterrett, Wolfe Expedition, Endpapers, “Routes made in August and September 1885 by Dr. J. R. S. Sterrett in ancient Isauria constructed from his observations and measurements by Henry Kiepert, Berlin 1886, Scale 1: 300,000.”

Mehmet Demirtaş
Ankara, Eylül 2014


KAYNAKLAR


Bildirici, Mehmet. Tarihi Su Yapıları- Konya, Karaman, Niğde, Aksaray, Yalvaç, Side, Mut, Silifke. Ankara: T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, 2009.

Hall, A. S. “The Gorgoromeis”. Anatolian Studies 21 (1971), 125-166.

Konyalı, İ. Hakkı. Âbideleri ve Kitâbeleriyle Beyşehir Tarihi. Erzurum: A. Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Yayını, 1991.

Karaca, Veli. Belgelerle Yenişar. Isparta: Kardelen Sanat Yayınları, 2006.

Erdoğru, Mehmet Akif.  Osmanlı Yönetiminde Beyşehir Sancağı (1522-1584). İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2006.

Kaya, Mehmet Ali. Anadolu’da Galatlar ve Galatya Tarihi. Konya: Çizgi Kitabevi, 2011.






IRLA KAZASI YENİŞAR’DA MI KURULDU?


            Veli Karaca Belgelerle Yenişar adlı kitabında “1585 yılı sonlarına doğru Hamid (Isparta) sancağına bağlı Yenişehir’de (Yenişar) kurulan Irla kazası”ndan söz etmektedir (Karaca, 2006: 51).  Oysa Yenişar o yıllarda Hamid sancağına değil, Beyşehir sancağına bağlıdır.
            Karaca, Prof. Dr. Faruk Sümer’in Oğuzlar (Türkmenler) kitabında Irla kazasına ait Oğuz boyu adı taşıyan 6 yerleşim yerinin adının geçtiğini, ancak yapılan araştırmalara karşın bu kazanın yerinin bilimsel olarak saptanamadığını ifade etmektedir. Şarkikaraağaç/Yenişarbademli /Pınarbaşı Mahallesi tapu defterinde “Irla” adının geçtiğini, bu defterin 1957 yılında aslına dayanılarak Arap harflerinden Latin harflerine çevrildiğini ve çevirenler tarafından tasdik edildiğini, kayıtlar arasında “Şarki Karaağaç’a bağlı Irla Kürd köyü” ile defterin baş tarafında “Irla Kürdler” ibaresinin bulunduğunu, tüm bunların ise Irla kazasının, kesin olmasa da, bugünkü Yenişarbademli /Pınarbaşı Mahallesi, eski adıyla Kürdler köyünün olduğu yerde bulunduğunu imâ ettiğini söylemektedir (Karaca, 2006: 51).
            Irla kazasının, adlarını Bayındır, Döğer, Kınık, Salur, Yazır ve Yüreğir adlı Oğuz boylarından alan 6 köyü olduğu doğrudur (Sümer, 1967: 412-450), ancak araştırmalara rağmen yerinin saptanamadığı doğru değildir. Haçlı seferlerini de içine alan birçok hatırayı barındıran Irla ya da İrle ta 1530’larda Hamid sancağına bağlı, merkezi Satırlar (bugün Burdur iline bağlı Yeşilova’nın eski adı) köyü olan bir kaza iken, 1888’de Garbikaraağaç’a (Acıpayam), 1924’de Acıpayam’a bağlı bir nahiye ve nihayet 1935’de Burdur’a bağlı bir kaza oldu (Sezen, 2006: 253). Bir ara Yavice kazası ile birleştirilerek “Irla maa Yavice” adını aldı (“Burdur Tarihi Geçmişi Üzerine”). Dolayısıyla Irla’nın nerede olduğu ta başından beri bellidir. Onu Kürdler köyünün olduğu yere konumlandırmanın açıklanabilir bir yanı yoktur. Eğer öyle olsaydı Irla’ya bağlı yukarıda adı geçen köylerin de Yenişar’da olmaları gerekirdi.
            Irla kazası Yenişar’da kurulmadığına göre, kayıtlardaki “Şarki Karaağaç’a bağlı Irla Kürd köyü”  ve “Irla Kürdler” sözlerinden pekâlâ Kürdler halkının Irla’dan geldiği sonucu çıkarılabilir. Zaten Karaca (2006: 51) 1600 yıllarında yöremizde görülen Anamaslu cemaatinin 1868 tarihli Def’a 1 Salname-i Konya1 kayıtlarında “Asî Karaağaç’a bağlı Yavice maa Irla” sözünün geçtiğini, konargöçer olan Irla kazası mensuplarının gittikleri yerde kayıt olurken IRLA kimlikleri ile adlandırıldıklarını, bunun da ilginç olduğunu söylemektedir.
            Elimdeki bilgilerle Kürdler cemaatinin Yenişar’a ne zaman geldiğini kesin olarak söyleyemem. Ancak Irla kazasında göçü zorluyacak birçok acı olay yaşanmıştır. Bunlardan en önemlisi, bugünkü Bucak ilçesi Kızılkaya beldesinden olan ve Şah İsmail'i kurtarıcı olarak gören Şahkulu’nun 1511 yılında Osmanlı’ya karşı başlattığı isyandır. Güçlükle bastırılan bu isyan sonunda, çok sayıda konargöçer ya da yerleşik Türkmenin kaçması ya da sürülmesi nedeniyle, bugünkü Yeşilova ilçesi ile Çardak ve Acıpayam ilçelerinin önemli bir kısmını içine alan Irla kazası adeta ıssızlaşmıştır (“Burdur Tarihi Geçmişi Üzerine). Aslında bölgedeki huzursuzluklar Şahkulu isyanından çok daha önce başlamış, Teke ve Hamitili’ndeki birçok Türkmen Şah İsmail’e asker yazıldığı için, geride kalanlar, fitne çıkarmasınlar diye önlem olarak 1501’de Rumeli’ye sürülmüşlerdir (Arıkan, 1988: 20-21). Karaca’nın sözünü ettiği “Yörükhan Taifesinden Irlalu (Irlalı) Cemaati”nin Bulgaristan’daki Filibe Kazası’nda (Paşa sancağı) görülüyor olması da bu yüzden olsa gerektir.
            Şunu da eklemek gerekir ki,  Osmanlı Devleti, Yörük2 taifesinden olup da toprağa yerleşmek isteyenlerin engellenmemesi için ferman çıkarmış, konar-göçer özelliğini terk edip ağılını dağıtan ve ziraatla uğraşan Yörüklerden on yıl bir köyde ikamet etmiş olanlar reâyâ olarak nitelendirilip ona göre vergi ve hukukî durumları düzenlenmiştir (Çelik, 2012: 97).
            Sonuç olarak, yukarıda anılan tapu defterinde geçen “Irla Kürd köyü” ve “Irla Kürdler” ibareleri, Kürdler (Pınarbaşı) köyünün Irla kazasının bir köyü ya da merkezi olmasıyla değil, Irla kazasından gelen  ve Osmanlı kayıtlarına “Türkmân3 Ekrâdı4 Yörükânı Taifesi” (Türkay, 2005: 481-482) olarak geçen Kürdler cemaatının  orada yerleşmesiyle açıklanabilir.

        
1. Günümüz Türkçesine “1. Konya Yıllığı” olarak çevrilebilir.
2. Osmanlılar başlangıçta tüm göçebe grupları için Yörük deyimini kullanmışlardır. Yörükanı Ekrad, Yörükanı Türkmen, Çerkez Yörükanı, Tatar Yörükanı gibi.” (“Yörükler/3.”)
3. “Türkmenler, Osmanlı resmî çevrelerinde çoğunlukla Alevî bir grup olarak ayırt edildi. O zamanlar bu doğal bir şeydi. O dönemlerde millî kimlik değil, mezhep ve hanedan-devlet kimliği egemendi.” (Halil İnalcık, “Osmanlı Tarihi Üzerinde Kamuoyunu İlgilendiren Bazı Sorular”, Doğu Batı: Makaleler I, 5. Baskı, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2010, s. 202).
4. Ekrad Arapça olup Kürtler demektir.


Mehmet Demirtaş
Ankara, 2014


KAYNAKLAR
Arıkan, Zeki. XV-XVI. Yüzyıllarda Hamit Sancağı. İzmir: Ege Üniversitesi, 1988.

“Burdur Tarihi Geçmişi Üzerine. Kuzucu, Hayati.  < http://oguzname.blogcu.com/burdur-tarihi-gecmisi-uzerine/2671109>.

Çelik, Şenol. “Osmanlı Devleti’nde Reâyâ (Köylü-Çiftçi) - Yörük (Göçebe) Ayrımı ve İçel Sancağı Örneği”. History Studies 4/4 (2012), 91-108.

İnalcık, Halil. “Osmanlı Tarihi Üzerinde Kamuoyunu ilgilendiren Bazı Sorular”. Doğu Batı: Makaleler I. 5. Baskı. Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2010.

Karaca, Veli.  Belgelerle Yenişar. Isparta: Kardelen Sanat Yayınları, 2006.

Sezen,Tahir. Osmanlı Yer Adları. Ankara: Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 2006.

Sümer, Faruk. Oğuzlar (Türkmenler). Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi, 1961.

Türkay, Cevdet. Başbakanlık Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğu’nda Oymak, Aşiret ve Cemaatler. İstanbul: İşaret Yayınları, 2005.

“Yörükler/3.” Yörük Alemi. <http://yorukalemi.tr.gg/Y-Oe-R-Ue-KLER--s--3.htm>






1583 TARİHLİ BEYŞEHİR SANCAĞI İCMAL DEFTERİ VERİLERİNE GÖRE YENİŞAR


            III. Murad 1583 yılında Beyşehir sancağındaki dirliklerin (hass, zeamet ve timar) gelir ve giderlerini gösteren bir icmal defteri hazırlatmıştır. Mehmet Akif Erdoğru bu defteri kendi açıklamaları ile beraber Beyşehir Sancağı İcmal Defteri adı altında yayınlamıştır.1  Aşağıdaki veriler bu defterden alınmıştır.
            Bugünkü Yenişar’ın 1583’deki adı Yenişehir olup o zamanki Karaman vilayetine bağlı Beyşehir sancağının 2 kazasından biri olan Beyşehir’in (diğeri Seydişehir) 9 nahiyesinden biriydi. Yenişehir nahiyesinin 11 köyü ve 1 mezrası vardı.  Köyler Bademlu, Hoyran, İsrailler, Keçilik, Kuruca Ova, Kürdler, Küre, Malanda, Muma, Şehirköy (Şarköy) ve Yenice’ydi.2 Nahiyenin tek mezrası ise Kara Ada’ydı.
            Yenişehir nahiyesinde hass ve zeamet yoktu, ancak sancaktaki 270 timardan 14’ü burada bulunuyordu. Bu 14 timarın toplam geliri 50.330 akçeydi. Köyler arasında, timar sayısı ve geliri açısından, toplam 12.000 akçe geliri olan 3 timara sahip Muma başta geliyordu. Timar geliri olarak onu sırasıyla Şehirköy, Kuruca Ova, Yenice, Bademlu, İsrailler ve Malanda izliyordu. Hoyran ve Kürdler’de ise o sırada timar yoktu.
            Beyşehir sancağındaki timar gelirlerinin %93,44’ünü köy gelirleri, %2,01’ini mezra gelirleri, %1,44’ünü beytülmal ve kayıp mallar, % 0,70’ini Beyşehir Gölü ve etrafındaki saz, kamış ve otlaklardan elde edilen gelirler, %0,60’ını çiftlik gelirleri, %0,49’unu çayır gelirleri, %0,37’sini müsellem gelirleri, %30,35’ini yaylak gelirleri, %0,30’unu sipahi ve sipahioğullarından alınan gelirler, %0,11’ini ihtisap ve ihzariyye, %0,11’ini tarla (zemin) gelirleri, % 0,01’ini koru geliri ve % 0,004’ünü salariyye oluşturuyordu.
            Yenişehir nahiyesinden sağlanan timar gelirleri tüm Beyşehir sancağından toplanan timar gelirlerinin %4,8’i kadardı. Toplam sancak geliri içerisinde timar gelirlerinin payı ise %53,51’di.


1. Mehmet Akif Erdoğru, Beyşehir Sancağı İcmal Defteri, Türk Tarih Kurumu Basımevi,           Ankara, 1988.
2. İsrailler, Keçilik, Küre, Malanda ve Şarköy şu anda yok. 1960’larda Hoyran adı Gölyaka, Kürdler adı Pınarbaşı ve Muma adı Gölkonak olarak değiştirildi.

Mehmet Demirtaş
Ankara, Ağustos 2014

12. ASIRDA SINIRDA YER ALAN BEYŞEHİR BÖLGESİNDE RUM-TÜRK İLİŞKİLERİ


            “Büyük Selçuklu sultanı Alparslan’ın beyleri 1069 yılında Konya kentine ulaşmışlardır. Türklerin Beyşehir bölgesinde görünmeleri ise on birinci yüzyılın sonlarına rastlamaktadır.” (Erdoğru, 2006: 39). Bölgeye gelen Türkler, buradaki yerli Hristiyan halkla yan yana yaşamaya başlamışlar ve ilerleyen yıllarda onlarla iyi ilişkiler kurmuşlardır. Bu ilişkilerin sonucunda, Hristiyan halk, Türklerin bir kısım örf ve adetlerini benimsemiştir. 12. yüzyılda yaşamış iki Bizans tarihçisi, 1142 yılında Bizans imparatoru Ioannes ile Beyşehir Gölü’ndeki adalarda oturan kendi vatandaşları arasındaki çatışmadan söz ederlerken bu duruma da değinmişlerdir. 
            Tarihçi Kinnamos (1143-1185) olayla ilgili şunları yazmıştır:
            “…İmparator (John Comnenus ya da Ioannes Komnenos)  Türklerin yeniden Sozopolis’e (Uluborlu) saldırdıklarını öğrenince bütün gücüyle oraya koştu [1142]. Hiçbir düşmanla karşılaşamayınca (zira onlar Bizanslıların yaklaştığını öğrenir öğrenmez kaçıp uzaklaşmışlardı), ordusunu Pusguse (Beyşehir Gölü) denilen göle sevk etti. Göl enine boyuna alabildiğine uzanır ve suyun ortasında birbirinden ayrı adalar vardır. Eskiden beri bu adalarda kaleler inşa edilmiştir. Bunlarda yaşayan insanlar gölü bir hendek gibi görür. Onlar için bir tek günde Konya’ya gidip gelmek mümkündür. Öncelikle bu nedenle İmparator gölün alınmasına büyük önem verdi. Üzerinde yaşayan Rumlar onu kendisine teslim etmek istemeyince (zira uzun zaman sıkı ilişkide olmanın sonucu Türklerle görüş birliği içindeydiler), bir plan yaptı. Olabildiğince çok sayıda sandal ve gemiyi bir araya getirip üzerlerine koyduğu tahtalarla onları birleştirdi. Savaş makinelerini bunların üzerine koyarak kalelere doğru sürdü. Göl kuru bir rüzgârla dalgalanınca birçok Bizans askeri kayboldu. Bununla birlikte güçlükle ve aşırı şiddetle kaleleri almayı başardı.” (Kinnamos, 1976: 26).
            Aynı olayı diğer tarihçi Khoniates (1155-1215) de şöyle anlatmıştır:
            “İmparator Ioannes, Frigya kenarından geçerek Attalos’un harika şehri Antalya’ya ulaştı. Civardaki bölge ve şehirlerde düzen ve asayiş kurmak için burada bir süre kalmak fikrindeydi. Çünkü bazı yöreler Türk boyunduruğuna boyun eğmişlerdi. Bunlar arasında hemen hemen  bir deniz kadar büyük Pusguse (Karalis, bugünkü Beyşehir  gölü) de vardı. Gölün içinde bir çok yerde sudan fışkıran küçük fakat çok müstahkem adaların ahalisi Hristiyan olmakla beraber o sıralarda kayıkları aracılığı ile Konya Türkleriyle çok canlı ilişkiler sürdürmekteydiler.  Böylece bunlarla Türkler arasında sadece bir dostluk kurulmakla kalmamış, bunlar âdet ve gelenekleriyle hemen hemen Türkleşmişlerdi. Bu sebepten de sınır komşularının tarafını tutuyorlar ve Bizanslıları kendilerine düşman görüyorlardı. Uzun bir alışkanlık işte milliyet ve dinden daha güçlü oluyor. Bunlar akıllarını yitirmişçesine davrandılar: İmparatora küfürler savurdular ve adalarını koruyan su engeline güvenip onun emirlerine açıkça karşı koydular. İmparator bunlara, gölün eskiden beri Bizans’a ait olduğunu, eğer gerçekten istiyorlarsa, adaları boşaltıp açıkça Türklerin tarafına geçmelerini söyledi. Eğer böyle yapmayacak olurlarsa imparator gölün, belki de uzun bir süre Bizans Devleti için kaybedilmesine hiçbir suretle tahammül etmeyecekti. Fakat sözlerinin bir yararı olmadı. Bu yüzden de imparator icraata geçti. Gezi ve balıkçı kayıklarını birbirine bağlayarak sallar yaptırdı. Surları yıkan koçbaşlarını bunların üzerine yükleyerek müstahkem adalara karşı sevk etti. Böylece bu adaları zapt edebildi ama bu arada Bizanslılar da bazı felâketlere uğramaktan kurtulamadılar. Birkaç kez gölde patlayan fırtına salları sürükleyip parçaladı; bunların yükü ya suların derinliğine gömüldü, ya da dalgalarla sürüklenip kayıplara karıştı.” (Khoniates, 1995: 24).
            Yukarıdaki alıntılardan da anlaşıldığı gibi her iki Bizans tarihçisi de olayı ve Rumların kendi devletlerinden duygusal olarak nasıl koptuklarını benzer şekilde ifade etmişlerdir. Gerçekten de Bizans topraklarının güvensizliğinden ya da ağır vergilerden yakınan Bizans’a tabi halk, artık kendilerini savunamayan, yalnızca ağır vergiler almakla yetinen bu imparatorluğa tabi olmaktansa, hafif bir vergi karşılığında mal ve can güvenliklerini sağlayan Türk idaresine girmeyi yeğliyorlardı (Köprülü, 1981: 137). Belki de onlar, Köprülü’nün sözleriyle, “Anadolu’nun –Ortodoks kilisesinin Rumlaştırmaya çalıştığı- eski halkı”ndandılar (Köprülü, 1981: 88).

Mehmet Demirtaş
Ankara, Ağustos, 2014

UYARI:

    Ramazan Topraklı, yakın zamanda internette rastladığım “Kral Yolu, Kelene Hisarı ve Miryokefalon Savaşı’nın Yeri” adlı makalesinde, “Ramsay, ‘Pasguse için anlatılan olay, Beyşehir’den ziyade Limnai (Eğirdir)’e işaret etmektedir’ demesine rağmen Pasguse’nin Beyşehir Gölü olduğunu söyleyerek bir hata daha yapar. Hâlbuki Pasguse Eğirdir Gölü, Konya’nın ilerisi denilen yerler, Rabaz-ı Konya yani Yalvaç/Manarga (Dedeçam) köyünün batısında kalan Gelendost-Köke ve Yenice köyleri civarıdır. “ demektedir. Doğrusu, buna benim de aklım yatıyor; zira Beyşehir Gölü adalarında yaşayan halkın o günün koşullarında  bir tek günde Konya’ya gidip gelmeleri mümkün değildi.

Şimdilik, yazımı bütünüyle kaldırmak yerine, bu notu düşmekle yetiniyorum.

Kaynak:
Topraklı, Ramazan. “Kral Yolu, Kelene Hisarı ve Miryokefalon Savaşı’nın Yeri”.  XVIII. Türk Tarih Kongresi, 1-5 Eylül 2018. Kongreye Sunulan Bildiriler (XI. Cilt)-Tarihî Coğrafya. TTK, Ankara 2022, ss. 291-321.

Mehmet Demirtaş
25 Haziran 2022



KAYNAKLAR

Erdoğru, Mehmet Akif.  Osmanlı Yönetiminde Beyşehir Sancağı (1522-1584). İstanbul: IQ Kültür Sanat             Yayıncılık, 2006.

Khoniates, Niketas. Historia (Ioannes ve Manuel Devirleri). Ankara: TTK Yayınları, 1995.

Kinnamos, John. Deeds of John and Manuel Comnenus. New York: Columbia University Press, 1976.

Köprülü, M. Fuat. Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu. İstanbul: Ötüken Neşriyat A.Ş., 1981.



PROF. A. S. HALL’IN HOYRAN (GÖLYAKA) OKUL BAHÇESİNDE GÖRDÜĞÜ TARİHİ ESERLER


            Prof. A. S. Hall, 1968’de yayınladığı, özellikle doğu Pisidia bölgesinde bulunmuş eski yazıtları konu alan “Notes and Inscriptions from Eastern Pisidia”1 adlı makalesini yazmadan önce 1957, 1958 ve 1961 yıllarında olmak üzere üç kez doğu Pisidia bölgesini ziyaret etmiştir. Gezileri sırasında, diğer yerler yanında, Üskelles (Üstünler), Manastır (Üzümlü), Muharremkolu (Kayabaşı), Çetmi (Akçabelen), Zekerya (Taşlıpınar), Huğlu, Kaşaklı (Yeşildağ), Dumanlı ve Hoyran (Gölyaka) köylerinde de incelemeler yapmıştır. Beyşehir Gölü’nün güney ve güney batısında bulunan bu yerlerde rastladığı yaygın yerleşim yeri kalıntıları, Prof. Hall’a göre, antik çağda buralarda büyük bir nüfusun yaşadığını göstermektedir. Yine ona göre, bu yöredeki eski yerleşim yeri kalıntılarının sıklığına karşılık, yazıtlar, ne yazık ki şaşırtıcı biçimde azdır. Bunların da çoğu Üskelles’te bulunmuştur.2  
            Makalenin Hoyran (Gölyaka) köyündeki eserlere ilişkin olan kısmının olabildiğince aslına sadık kalarak yaptığım çevirisi aşağıdadır.
            “Dumanlı’da yol kuzeye döner ve 30 km sonra Beyşehir Gölü’nün batı yakasındaki küçük bir ovaya iner. Buradaki en önemli kalıntılar Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad’ın yazlık sarayının kalıntılarıdır. Sarayla birlikte bir liman ve kent de vardı ancak şimdi görünürde yalnızca yıkıntılar var. “Saray” civarından getirildiği söylenen birkaç yazıt, yaklaşık 5 km güneyde bulunan Hoyran köyündeki ilkokulun bahçesinde toplanmıştır. Hoyran’dan iki yazısız eser (aşağıdaki 17 numaya benzeyen) daha önce ‘Denkmäler’ de (sayfa 40, resim 32 ve 33) yayınlanmıştır.
            17. Hoyran, okul bahçesinde, üst, alt ve sol tarafı kırık kireçtaşı kütlesi. Ön yüzde üç figür, yüzleri tahrip olmuş iki erkek ve bir kadın (soldan sağa).  Yontu kaba ve figürler tam orantılı değil. Yazıtın bir kısmı üstte ve figürlerin arasında, kalanı aşağıda. Taş kütlesinin ve figürlerin boyu 0,80 m, eni 1,07 m, kalınlığı 0,32 m. Harfler 3,5 cm. Bk. resim (a) [resim yalnızca erkek figürleri içeriyor].

         üstte kırılmış

 
            Muhtemelen oğul, anne ve babadan oluşan bir aile mezar taşı. Birinci isim, babanınki, hemen hemen kesin olarak “Gaius”. Annenin ismi kayıp.
            18. Hoyran, aynı yerde, süslü yuvarlak bir nesnenin ya da büyük bir mezar taşının parçası. Yazıyı taşıyan kavisli kabartma çerçeveye göre dışta kalan kısımda yaprak desenler, içte kalan kısımda sağ yanı kırık, kulplu, kabartma büyük bir vazonun parçası var. Her yanı kırık olan parçanın boyu 0,41 m, eni 0,48 m, kalınlığı 0,22 m. Harfler 2,75 cm, kavisli çerçevenin uzunluğu 0,22 m, genişliği 7 cm. Bu çerçevenin uzunluğu gerçekte en azından 80 cm olmuş olmalı. Bk. resim (b).


  
            Kırılmış olan son harf sigma olamaz. Şayet içinde bir de alfa yoksa başlangıçtaki
kısaltma 
 olarak yorumlanabilir. Muhtemelen o burada ya   ’ı ya da  yi temsil ediyor.  Her şeye rağmen, parçanın üstün niteliği önemli bir kişinin mezarını akla getiriyor.
            Aynı yerdeki kaliteli kireçtaşından yapılmış diğer önemli bir mezar taşında kenarlıklı çukur bir panelde kabartma olarak üç figür –erkek, kadın, erkek- var.  Alttaki yazı okunamayacak durumda. İki erkek önlerinde,  sağ elleriyle V şeklinde ayrılmış iki uzun bitki yaprağı tutmakta.  Kadının elleri birbiri üzerine kavuşturulmuş.  Taşın boyu 0,88 m (üstte kırık), eni 0,43 m (solda hafif kırık), kalınlığı 0,30 m. Figürlerin boyu 0,39 m, kaidenin eni 0,43 m. Bk. resim (c).



            Bu eserler ve burada gösterilmeyen diğerleri erken Hristiyanlık dönemi‘ne [MS 325’deki İznik Konsili’nden önceki dönem] ait bir kiliseden ve onun mezarlığından gelmiş görünüyor. Bu kilise civardaki herhangi bir yerde ya da gölün açıklarındaki adalardan birinde olmuş olabilir.” 3

1. A. S. Hall, “Notes and Inscriptions from Eastern Pisidia”, Anatolien Studies 18 (1968), 57-92.
2. Hall, a.g.e., s. 70.
3. Hall, a.g.e., s. 74-75. Daha önce Facebook'ta yayınladığım bu yazıya yaptığı yorumda Hoyran köyünden öğretmen Uğur Kara bu eserlerin 1930'lu yıllarda Beyşehir Gölü'nün çekilmesi sonucunda Mındıras civarında ortaya çıkan tarihi kalıntılar arasından Hoyran köylüleri tarafından getirilip okul bahçesine konulduklarını, ancak şimdi kayıp olduklarını ifade etmiştir.

Mehmet Demirtaş
Ankara, 2014