24 Eylül 2026 Perşembe

YENİŞAR’DA KELT/GALAT İZLERİ: KALE-KÖY YERLEŞİM MODELİ, BÖLGE TOPONİMİSİ VE ETİMOLOJİK KATMANLAR

 Mehmet Demirtaş

Özet

Bu çalışma, Isparta’nın Yenişarbademli ilçesindeki antik Kaledos (Geledos) Kalesi ile Muma (Gölkonak) köyü ekseninde, Hellenistik ve Roma Dönemlerinde Beyşehir Gölü çevresinde varlık gösteren Kelt/Galat topluluklarının coğrafi, toponimik ve dinsel izlerini incelemektedir. Çalışmada, Kaledos Kalesi’nin Muma köyü üzerindeki kesintisiz görsel hâkimiyeti -ki bu durum günümüzde aynı noktada bulunan Yangın Gözetleme Kulesi ile stratejik sürekliliğini korumaktadır- Galatların yüksek tepelerdeki kalelerde yaşayıp ovadaki halkı denetlediği ve sığınak olarak kullandığı tipik Kelt oppidum (müstahkem yerleşim) modeli çerçevesinde değerlendirilmektedir. Adbilimsel (onomastik) açıdan Kaledos isminin, Antik Galya’daki Caletes kabile adıyla ve Ön-Keltçedeki kalet- ("sert, inatçı") köküyle olan dilbilimsel bağı; halkın dış adlandırma (eksonim) mekanizması ve dinsel alanda Mercurius ile bağdaştırılan Caletos tanrı ilahı/epiteti üzerinden açıklanmaktadır. Muma yer adı ise, Güney Portekiz’deki Abóboda steli üzerindeki MÖ 5. yüzyıl Keltçe taş yazıtta (Mumā = "süt anne/besleyen tanrıça") ve 18. yüzyıl İrlanda topografya kayıtlarında (Muma = "Büyük Ananın Kutsal Yeri") tespit edilen veriler ışığında, Galatların Anadolu’daki Kibele (Ana Tanrıça) kültü ile kendi dillerindeki kavramsal örtüşmesi (Interpretatio Celtica) bağlamında ele alınmaktadır. Elde edilen bulgular, Yenişar bölgesindeki yer adları ve kale-köy yerleşim örüntüsünün ardında çok katmanlı bir Kelt/Galat kültürel mirasının bulunduğunu göstermektedir.

Anahtar Kelimeler: Galatlar, Kelt Toponomisi, Kaledos Kalesi, Muma, Yenişarbademli, Oppidum, Etimoloji ve Eksonim.

Giriş

Hint-Avrupa kökenli bir halk olan Galatlar, MÖ 278’de Tolistobogiler ve Trocmiler, ardından Tektosaglar olmak üzere Trakya üzerinden Anadolu’ya geçerler. Toplam sayıları yaklaşık 30 bine ulaşan bu topluluklar, ilk on yıl boyunca yerleşik hayata geçmeyerek Batı Anadolu şehirlerini vergiye bağlarlar. Suriye Kralı I. Antiokhos ile yaptıkları Filler Savaşı’nı (MÖ 268) kaybettikten sonra orta Anadolu’daki Kuzey Phrygia topraklarına yerleşmeyi kabul ederler. Tektosaglar Ankyra (Ankara) çevresine, Trocmiler Kızılırmak’ın doğusuna (Tavion), Tolistobogiler ise Pessinus (Ballıhisar) merkezli batı alanına yerleşirler. Yerleştikleri bu topraklara Galatya adı verilir. 

MÖ 189’da Roma Konsülü Manlius’un Galatia üzerine yürümesi ve MÖ 188 Apameia Antlaşması ile bölgenin dengeleri değişir. Pisidia’nın bir bölümü ile Phrygia, Bergama Krallığı’na verilir. MÖ 169-166 arasında Galatların Bergama’ya karşı başkaldırıları sırasında Pisidia’daki Amblada’ya (Seydişehir/Kızılca köyü) kadar geniş bir alanda etki kurdukları görülür. Kaya (2006, s. 365), III. Makedonya Savaşı (MÖ 172-168) sonrasında Beyşehir Gölü çevresinin Bergama kontrolünden çıkıp Galat denetimine girdiğini; Soloetou yazıtı ve Keltçe isim içeren Pisidia yazıtlarının bu durumu doğruladığını belirtir. Bu Kelt/Galat etkisi en azından I. Mithridates Savaşı’na (MÖ 90-85) kadar sürer.

MÖ 39’da Marcus Antonius, bölge asayişini sağlamak ve Parth tehdidine karşı tampon oluşturmak amacıyla Pisidia ve Phrygia Paroreios’u Galat aristokrat Amyntas’a verir. Amyntas, Pisidia’daki eşkıyalığı bastırıp dağlar arasındaki bereketli toprakları ele geçirir ve buralara toprağı işleyen binlerce savaşçı yerleştirir (Lequenne, 1991, ss. 129-130). Amyntas’ın MÖ 25’te ölümüyle, Yenişar’ı da içeren Galatya, Roma eyaletine dönüştürülür.

Müstahkem Yerleşim Modeli (Oppidum) ve Kaledos Kalesi

Yenişar’ı çevreleyen dağlardaki Antik Çağ kaleleri (Mındıras, Kestel, Kaledos/Geledos, Asar, Doğdu, Ortatepe, Dede, Maltepe, Aktepe, Çataltepe) bir bütünlük içinde bölgeyi kontrol etmektedir (Karaca, 2006, ss. 22-23). Bu yapı, Galat soylularının köylere hâkim yüksek tepelerdeki kalelerde yaşadığı ve buraların halk için sığınak (oppidum) işlevi gördüğü Kelt yerleşim tarzıyla tam uyum sergiler (Magie, 1950, ss. 454-455, 732).

Ovadaki Muma köyünün tepedeki Kaledos (Geledos) Kalesi’nden doğrudan gözetlenebiliyor olması bu tipik Kelt modelini yansıtır (Resim 1). Nitekim günümüzde Kaledos Kalesi'nin bulunduğu tepe üzerinde bir Orman Yangın Gözetleme Kulesi'nin bulunması, bu noktanın hem ovayı hem de çevre ormanlık hatları kesintisiz gören stratejik hakimiyetinin çağlar boyunca (müstahkem kaleden yangın kulesine) kesintisiz devam ettiğini göstermektedir (Resim 2).

Kaledos / Caletes Etimolojisi ve Dış Adlandırma (Eksonim)

Kaledos ismi, Antik Galya’da (günümüz Normandiya bölgesinde) yaşamış olan Kelt kabilesi Caletes ile büyük paralellik gösterir. Ön-Keltçede kalet- kökü "sert, inatçı, sarsılmaz" demektir (Koch, 2006, ss.332-333). Antik yazarlar bu boyu Caleti, Caletes, Galetos, Galletos, Kaletous biçimlerinde kaydetmişlerdir (Falileyev, 2007).

Caletes kabile adının yanı sıra, Kelt dinsel panteonunda da bu kök mevcuttur. Keltolog Edward Anwyl (1906, s. 39), Antik Galya’da Roma tanrısı Mercurius ile bağdaştırılan Keltik tanrı unvanları/adları arasında "sert/sarsılmaz" anlamına gelen Caletos ismini saymaktadır. Dilde çoğul kabile adı olan Caletes ("sert insanlar") kavramı, yerel mekân veya yapı adlandırmasında tekil-eril Caletos / Kaledos ("sert/sarsılmaz kale/yer") formunu almıştır.

Bu adlandırmanın mekanizması, toplumsal adbilim (onomastik) açısından iki yönlü açıklanabilir:

İç Adlandırma (Endonim): Anadolu’ya gelen Tectosages kabilesi adını Celtica’daki aynı adı taşıyan kabileden almıştır. Trocmiler ve Tolistobogiler ise adlarını önderlerinden almışlardır (Strabon; akt. Mac Congail, 2007, s. 299).  O halde, bunların gerçek birer kabile olmayıp değişik kabilelere mensup insanlardan oluştukları ve bu insanlar arasında yer alan Caletes mensuplarının, inşa ettikleri kaleye kendi kökenlerini yaşatmak adına Caletos adını verdikleri söylenebilir.

Dış Adlandırma (Eksonim): Tıpkı Normandiya’daki bölgeye komşu toplulukların ve antik yazarların Caletes adını vermesi veya Anadolu'da halkın yapılara Ceneviz Kalesi, Gavur Hamamı, Tatar Köyü demesi gibi; çevredeki yerel ahali de tepede konuşlanan savaşçı Kelt grubunun etnik kimliğini bildiği için burayı "Caleteslilerin Kalesi" (Kaledos / Geledos) olarak adlandırmış olabilir. Anadolu Türkçesindeki k/g ses değişimiyle kelime günümüze Geledos olarak da ulaşmıştır.

Muma (Gölkonak) Yer Adı ve Ana Tanrıça Kültü

Yenişar Ovası’nın ortasında yer alan ve Kaledos’tan gözetlenen en eski köy Muma’dır. Erdoğru (2006, s. 205), Beyşehir Sancağı’nda tespit edilen Türkçe olmayan yer adlarından Muma’nın milattan önceki dönemlere kadar gerileyebileceğini ifade eder.

Kelt dillerinde ve epigrafisinde Muma/Mumā sözcüğü doğrudan "anne", "süt anne/besleyen" ve mitolojik olarak "Toprak Ana / Egemenlik Tanrıçası" ile ilişkilidir.

Epigrafik Kanıt (Portekiz / Abóboda Yazıtı): Keltolog John T. Koch, Güney Portekiz’de bulunan MÖ 6.-5. yüzyıla ait Abóboda 1 steli üzerindeki Tartessos/Güneybatı Keltçe yazıtını çözümlerken, metindeki Mumā sözcüğünü dişil tekil isim olarak tespit etmiş; bunu doğrudan "süt anne/besleyen anne" (nourricière) ve "savaş meydanındaki savaşçıyı/kuşu besleyen Savaş Tanrıçası" olarak çevirmiştir (Koch, 22012, s. 84). Bu kayıt, Muma kelimesinin antik Kelt dünyasında doğrudan bir tanrıça/ana sıfatı olarak taş üzerine kazındığının en somut kanıtıdır.

Tarihsel-Folklorik Kayıtlar: 18. yüzyıl İrlanda antikite araştırmacısı William Beauford (1786, s. 397), The Ancient Topography of Ireland adlı eserinde Muma (veya Moma) sözcüğünü Eski Keltçede doğrudan "Büyük Ananın yeri veya kutsal alanı" (the place or sanctuary of the great mother) olarak tanımlamakta ve Druid ritüel merkezleriyle ilişkilendirmektedir.

Mitolojik Süreklilik: İrlanda edebiyatında da Muma (Mór Muman), toprağın bereketini ve egemenliği temsil eden ana tanrıçadır (Beck, 2009, ss. 139,243,245; Everett-Heath, 2019). Galatlar Anadolu’ya geldikten sonra Pessinus merkezli Ana Tanrıça Kibele tapıncını derinlemesine benimsemişlerdir. Muma isminin kökeninde Anadolu'nun yerel dil tabakalarındaki (Luvi/Pisid) sescil öğeler bulunsa dahi, bölgeye yerleşen Galatların yerel Kibele kültü ile kendi dillerindeki Muma ("Büyük Ananın Yeri / Besleyen Ana") kavramını anlamsal ve dinsel olarak eşleştirdikleri (Interpretatio Celtica) değerlendirilebilir.

Sonuç

Tarihsel veriler Hellenistik ve Roma Dönemlerinde Yenişar ve çevresinde bir Galat/Kelt varlığının bulunduğuna işaret etmektedir. Kaledos (Geledos) ismi etnik/mitolojik Caletes/Caletos köküyle; Muma ismi ise Kelt dünyasındaki Mumā (Büyük Ana Tanrıça / Kutsal Alan) kavramıyla dilbilimsel ve epigrafik açıdan açıklanabilmektedir. Şüphesiz bu etimolojik ve toponimik hipotezlerin nihai doğrulaması, Kaledos ve Muma çevresinde gerçekleştirilecek arkeolojik yüzey araştırmaları ve kazılarla mümkün olacaktır.

 

KAYNAKÇA

Anwyl, Edward. (1906). Celtic Religion in Pre-Christian Times. London: Archibald Constable & Co. Ltd.

Beauford, William. (1786). The Ancient Topography of Ireland. İçinde Colectanea de rebus hibernicis (Cilt III, ss. 249-426). Dublin: Luke White.

Beck, Noémie. (2009). Goddesses in Celtic Religion, Cult and Mythology: A Comparative Study of Ancient Ireland, Britain and Gaul [Yayınlanmamış doktora tezi]. Université Lumière Lyon 2.

Erdoğru, Mehmet Akif. (2006). Osmanlı Yönetiminde Beyşehir Sancağı (1522-1584). İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

Everett-Heath, John. (2019). Munster (Muma). İçinde The Concise Dictionary of World Place-Names (5. Baskı). Oxford: Oxford University Press.

Falileyev, Alexander. (2007). Caletes. İçinde Dictionary of Continental Celtic Place-names. Aberystwyth University.

Karaca, Veli. (2006).  Belgelerle Yenişar. Isparta: Kardelen Sanat Yayınları.

Kaya, M. Ali. (2006). Roma İmparatorluk Döneminde Beyşehir Gölü Çevresi. İçinde 1. Uluslararası Beyşehir ve Yöresi Sempozyumu Bildiriler Kitabı (ss. 365-370). Konya: Selçuk Üniversitesi

Kaya, Mehmet Ali. (2011). Anadolu'da Galatlar ve Galatya Tarihi. Konya: Çizgi Kitabevi.

Kaya, Mehmet Ali. (2012). Keltlerin Anadolu'ya Göçü: Göç Nedenleri, Yoları ve İlk On Yıl. İçinde Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı (Sayı 13, ss. 1–16).

Koch, John T. (2006). The Calidones. İçinde J.T. Koch (Ed.), Celtic Culture: A Historical Encyclopedia (Cilt I, ss. 332-333). Santa Barbara: ABC-CLIO, Inc. 

Koch, John T. (2012). Tartessian as Celtic and Celtic from the West: both, only the first, only the second, neither. İçinde D. Le Brise, Aires Linguistiques Aires Culturelles. Études de concordances en Europe occidentale: zones Manche et Atlantique (ss. 77-92). Brest: Centre de Recherche Bretonne et Celtique / Université de Bretagne Occidentale.

Lequenne, Fernand. (1991). Galatlar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Mac Congail, B. (2007). Belgae Expansion into South Eastern Europe and Asia-Minor (4th – 3rd c. BC.).  İçinde PRAE. In Honorem Henrieta Todorova (ss. 295-302). Sofya: National Archaeological Institute with Museum, Bulgarian Academy of Sciences.

Magie, David. (1950). Roman Rule in Asia Minor to the End of the Third Century After Christ (Cilt I-II). Princeton: Princeton University Press.

 

Resim 1: Kaledos/Geledos Kalesi’nden Muma/Gölkonak köyünün görünüşü (Alaaddin Kaya’nın Facebook paylaşımından)

 

Resim 2: Kaledos/Geledos Kalesi'nin bulunduğu tepedeki Orman Yangını Gözetleme Kulesi (Alaaddin Kaya’nın Facebook paylaşımından)

CELTIC/GALATIAN TRACES IN YENİŞAR: THE FORTIFIED CASTLE-VILLAGE SETTLEMENT MODEL, REGIONAL TOPONYMY, AND ETYMOLOGICAL STRATA

 Mehmet Demirtaş

Abstract

This study examines the geographical, toponymic, and religious traces of the Celtic/Galatian populations present around Lake Beyşehir during the Hellenistic and Roman periods, focusing on the axis of the ancient Kaledos (Geledos) Castle and the village of Muma (Gölkonak) in the district of Yenişarbademli, Isparta. The direct and uninterrupted visual command of Kaledos Castle over Muma -a strategic advantage whose continuity is maintained today by the active Forest Fire Lookout Tower at the same site- is evaluated within the framework of the typical Celtic oppidum (fortified settlement) model, wherein Galatian nobles resided in hilltop strongholds while overseeing lowland agricultural communities. Onomastically, the connection between the name Kaledos and the ancient Gaulish tribal name Caletes, rooted in Proto-Celtic kalet- ("hard, stubbborn"), is explained through the mechanics of exonymic naming and the divine Celtic name/epithet Caletos, associated with Mercury in Roman Gaul. Furthermore, the toponym Muma is analyzed in light of a 5th-century BC Celtic stone inscription from the Abóboda stele in southern Portugal (Mumā = "foster-mother/nourishing goddess") and 18th-century Irish antiquarian records (Muma = "Sanctuary of the Great Mother"), highlighting an Interpretatio Celtica wherein the Galatians synthesized the indigenous Anatolian Cybele (Mother Goddess) cult with their native linguistic heritage. The findings demonstrate that a multi-layered Celtic/Galatian cultural heritage underlies the place-names and fortified settlement patterns of the Yenişar region.

Keywords: Galatians, Celtic Toponymy, Kaledos Castle, Muma, Yenişarbademli, Oppidum Settlement Model, Etymology and Exonyms. 

Introduction

The Galatians, a people of Indo-European origin, crossed into Anatolia via Thrace in 278 BC, initially in two tribes (Tolistobogi and Trocmi), followed shortly by a third (Tectosages). Reaching a total population of approximately 30,000, these tribes did not settle permanently for the first decade. During this period, they pillaged regions in western Anatolia divided by lot and subjected local cities to tribute. It was only after their defeat by the Syrian King Antiochus I in the "Battle of the Elephants" (268 BC) that they agreed to settle in northern Phrygia in central Anatolia under a negotiated peace. According to the results of another lot, the Tectosages settled around Ancyra (Ankara), the Trocmi east of the Kızılırmak River centered at Tavium, and the Tolistobogi in the area west and southwest of Ancyra centered at Pessinus. This territory came to be known as Galatia, meaning the "land of the Galatians".

Following the Battle of Magnesia in 190 BC, Roman General Manlius marched upon Galatia in 189 BC, inflicting a severe defeat on the Galatians. Under the Treaty of Apamea (188 BC), the Seleucid Kingdom lost its sovereignty north of the Taurus Mountains, and parts of Pisidia and the whole of Phrygia were granted to the Kingdom of Pergamon. Between 169 and 166 BC, the Galatians repeatedly revolted against Pergamene rule, spreading their influence southwest as far as Amblada (Seydişehir/Kızılca village) in Pisidia. Kaya (2006, p. 365) notes that following the Third Macedonian War (172-168 BC), the surroundings of Lake Beyşehir slipped from Pergamene control into Galatian dominance -a shift supported by the Soloetou inscription associated with the Galatian commander Solovettius, as well as Celtic anthroponyms found in Pisidian inscriptions. This Galatian presence persisted at least until the First Mithridatic War (90–85 BC).

In 39 BC, Marcus Antonius granted parts of Pisidia and Phrygia Paroreios to the Galatian aristocrat Amyntas with the title of "king" to secure public order and establish a buffer zone against Parthian incursions. Amyntas cleared Pisidia of brigandage, seized fertile intermontane valleys, and settled thousands of land-cultivating warriors in these territories (Lequenne, 1991, pp. 129-130). Upon Amyntas' death in 25 BC, the Kingdom of Galatia -including the region of Yenişar- was annexed to Rome as a province of the same name.

The Fortified Settlement Model (Oppidum) and Kaledos Castle

The ancient castle ruins situated on the mountains surrounding Yenişar (Mındıras, Kestel, Kaledos/Geledos, Asar, Doğdu, Ortatepe, Dede, Maltepe, Aktepe, and Çataltepe) control the region as a unified system (Karaca, 2006, pp. 22–23). This layout strongly mirrors the typical Celtic settlement model (oppidum), where Galatian nobles resided in hilltop fortresses overlooking agricultural villages, serving simultaneously as refuges for the rural population (Magie, 1950, pp. 454–455, 732).

The direct visual command that Kaledos (Geledos) Castle maintains over the lowland village of Muma perfectly embodies this Celtic pattern (Image 1). Furthermore, the presence of an active Forest Fire Lookout Tower atop Kaledos Hill today underscores the uninterrupted strategic continuity of this vantage point -from an ancient hilltop stronghold to a modern monitoring outpost- offering an unobstructed 360-degree view of both the plain and the surrounding forested ridges (Image 2).

Etymology of Kaledos / Caletes and Exonymic Naming

The name Kaledos exhibits a striking parallel with the Caletes, an ancient Celtic tribe of Gaul (in present-day Normandy). In Proto-Celtic, the root kalet- denotes "hard, stubborn, or steadfast" (Koch, 2006, pp.332-333). Classical authors recorded this tribal name as Caleti, Caletes, Galetos,Galletos and Kaletous (Falileyev, 2007).

Beyond tribal ethnonyms, this root is also attested in Celtic religious contexts. Celticist Edward Anwyl (1906, p. 39) lists Caletos ("the hard/steadfast") among the most prominent Celtic divine epithets associated with Mercury in Roman Gaul. Linguistically, while the plural tribal form Caletes translates to "the hard people," the singular masculine form Caletos / Kaledos functions as a localized place-name meaning "the steadfast/fortified castle or place."

This naming process can be understood through two sociological mechanisms of onomastics:

Endonymic Naming: The Tectosages tribe that arrived in Anatolia derived its name from the tribe of the same name in Celtica, whereas the Trocmi and Tolistobogi took their names from their leaders (Strabo; cited in Mac Congail, 2007, p. 299). It can therefore be said that these groups were not genuine tribes in their own right but were composed of individuals from various tribes, and that members of the Caletes -who were among them- named the fortress they constructed Caletos to perpetuate their own origins.

Exonymic Naming: Just as neighboring populations in Normandy designated the region after the Caletes, or as local Anatolian Turkish tradition applies descriptive names like Ceneviz Kalesi, Gavur Hamamı or Tatar Köyü, the surrounding indigenous population -aware of the Celtic garrison's identity- referred to the site as "the Castle of the Caletes" (Kaledos / Geledos). Through standard phonetic shift (k→g) in Anatolian Turkish, the name has survived locally as Geledos.

The Toponym Muma (Gölkonak) and the Mother Goddess Cult

Muma, situated in the center of the Yenişar Plain and visible from Kaledos, represents the oldest surviving village in the district. Erdoğru (2006, p. 205) indicates that non-Turkish place-names in the Sanjak of Beyşehir, such as Muma, likely date back to pre-Christian antiquity.

In Celtic languages and epigraphy, the root Muma/Mumā is directly linked to "mother," "foster-mother/nourisher," and mythologically to the "Earth Mother / Goddess of Sovereignty".

Epigraphic Evidence (Portugal / Abóboda Inscription): Celticist John T. Koch, in analyzing the Tartessian/Southwestern Celtic inscription on the Abóboda 1 stele (6th–5th century BC) from southern Portugal, identified the term Mumā as a singular feminine noun, translating it directly as "foster-mother/nourisher" (nourricière) and contextually as the "War Goddess who nourishes the warrior/bird on the battlefield" (Koch, 2012, p. 84). This inscription provides concrete ancient epigraphic proof of Mumā utilized as a divine/matronly title on stone.

Historical and Folkloric Records: The 18th-century Irish antiquarian William Beauford (1786, p. 397), in The Ancient Topography of Ireland, defined Muma (or Moma) from Old Celtic as "the place or sanctuary of the great mother" (Mam moi), associating it with sacred Druidic ritual sites.

Mythological Continuity: In early Irish literature, Muma (Mór Muman) embodies the sovereign goddess of fertility, land, and legitimacy (Beck, 2009, pp. 139,243,245; Everett-Heath, 2019). Upon their arrival in Anatolia, the Galatians deeply assimilated the worship of the Great Mother Goddess Cybele centered at Pessinus. Even if the place-name Muma contains pre-existing Anatolian (Luwian/Pisidian) phonetic substrata, it is highly plausible that the settling Galatians synthesized the local Cybele cult with their native concept of Muma ("Sanctuary of the Great Mother / Nourishing Mother") through a process of Interpretatio Celtica.

Conclusion

Historical and epigraphic data strongly suggest a Galatian/Celtic presence in and around Yenişar during the Helenistic and Roman periods. The toponym Kaledos (Geledos) can be explained through the Celtic tribal/divine root Caletes/Caletos, while the name Muma aligns linguistically and epigraphically with the Celtic concept of Mumā ("The Great Mother/Sacred Sanctuary"). Ultimately, the definitive verification of these etymological and toponymic hypotheses awaits future systematic archaeological surveys and excavations in the vicinity of Kaledos and Muma.

REFERENCES

Anwyl, Edward. (1906). Celtic Religion in Pre-Christian Times. London: Archibald Constable & Co. Ltd.

Beauford, William. (1786). The Ancient Topography of Ireland. In Colectanea de rebus hibernicis (Vol. III, pp. 249-426). Dublin: Luke White.

Beck, Noémie. (2009). Goddesses in Celtic Religion, Cult and Mythology: A Comparative Study of Ancient Ireland, Britain and Gaul [Unpublished doctoral dissertation]. Université Lumière Lyon 2.

Erdoğru, Mehmet Akif. (2006). Osmanlı Yönetiminde Beyşehir Sancağı (1522-1584). İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

Everett-Heath, John. (2019). Munster (Muma). In The Concise Dictionary of World Place-Names (5th Ed.). Oxford: Oxford University Press.

Falileyev, Alexander. (2007). Caletes. In Dictionary of Continental Celtic Place-names. Aberystwyth University.

Karaca, Veli. (2006).  Belgelerle Yenişar. Isparta: Kardelen Sanat Yayınları.

Kaya, M. Ali. (2006). Roma İmparatorluk Döneminde Beyşehir Gölü Çevresi. In 1. Uluslararası Beyşehir ve Yöresi Sempozyumu Bildiriler Kitabı (pp. 365-370). Konya: Selçuk Üniversitesi

Kaya, Mehmet Ali. (2011). Anadolu'da Galatlar ve Galatya Tarihi. Konya: Çizgi Kitabevi.

Kaya, Mehmet Ali. (2012). Keltlerin Anadolu'ya Göçü: Göç Nedenleri, Yoları ve İlk On Yıl. In Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı (Issue 13, pp. 1–16).

Koch, John T. (2006). The Calidones. In J. T.  Koch (Ed.), Celtic Culture: A Historical Encyclopedia (Vol. I, pp. 332-333). Santa Barbara: ABC-CLIO, Inc.  

Koch, John T. (2012). Tartessian as Celtic and Celtic from the West: both, only the first, only the second, neither”. In D. Le Brise, Aires Linguistiques Aires Culturelles. Études de concordances en Europe occidentale: zones Manche et Atlantique (pp. 77-92). Brest: Centre de Recherche Bretonne et Celtique / Université de Bretagne Occidentale.

Lequenne, Fernand. (1991). Galatlar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Mac Congail, B. (2007). Belgae Expansion into South Eastern Europe and Asia-Minor (4th – 3rd c. BC.).  İn PRAE. In Honorem Henrieta Todorova (pp. 295-302). Sofia: National Archaeological Institute with Museum, Bulgarian Academy of Sciences.

Magie, David. (1950). Roman Rule in Asia Minor to the End of the Third Century After Christ (Vol. I-II). Princeton: Princeton University Press.


 

Image 1: View of Muma/Gölkonak village from Kaledos/Geledos Castle (From Alaaddin Kaya’s Facebook post)

Image 2: Forest Fire Lookout Tower atop Kaledos/Geledos Hill (from Alaaddin Kaya’s Facebook post)

6 Nisan 2020 Pazartesi

YENİŞAR MUMA’DAKİ (GÖLKONAK) TEKKE MEZARLIĞI’NDA EBU EYYÛB EL-ENSARÎ SOYUNDAN KİŞİLER Mİ YATIYOR?


            Yenişar Muma’da (Gölkonak) halk arasında Tekke denilen yerde etrafı duvarlarla çevrili küçük bir mezarlık ve bunun içinde de yedi kişinin mezarı vardır. Bu mezarların Hz. Muhammed’in sancaktarlığını yapan ve İstanbul surları önünde şehit düşen Ebu Eyyûb el-Ensarî soyundan gelen kişilere ait olduğu rivayet edilir. Acaba öyle midir?
            Aslında söz konusu mezarlık eskiden burada bulunan Şeyh Hacı İbrahim Zâviyesi’nin mezarlığıdır. O nedenle konuyu tartışmaya başlamadan önce zâviyeler hakkında kısa ama tartışmaya ışık tutacak bazı bilgiler vermek istiyorum.
Zâviyeler, 12. ve 13 yüzyıllarda İran ve Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen ve Prof. Ö. Lütfi Barkan’ın ‘kolonizatör Türk dervişleri’ dediği insanlar tarafından kurulmuşlar ve Anadolu köylerinin İslamlaşmasına ve Türkleşmesine çok büyük katkıda bulunmuşlardır.
Bütün Anadolu’ya yayılmış olan zâviyeler, sadece Anadolu köylerinin İslamlaşmasını ve Türkleşmesini sağlamakla kalmamışlar, aynı zamanda fakirlere yemek dağıtmışlar; yolculara yiyecek ve yatacak yer temin etmişler; imardan iskâna, zanaattan ticarete, askerlikten eğitime ve yol güvenliğinin sağlanmasına kadar birçok alanda etkin hizmette bulunmuşlardır (Erdoğru, 2006: 291).
Genellikle boş ve tenha yerlerde kurulan zâviyeler ortak bir ayin ve ibadet yeri ile dervişler, yolcular ve fakirler için yemek pişirilen bir mutfaktan oluşur.
Zâviyelerin, kendi arazileri ve hayvanları vardır.
Dervişler, bizzat tarla ve bağ bahçede çalışırlar, hayvanlara bakarlar ve gerekli inşaat işlerini görürler; başkalarının sırtından geçinmezler (Barkan, 2002: 259). Onlar, aynı zamanda, Türk dilini ve İslam dinini yaymaya çalışan misyonerlerdir (Barkan, 2002: 259).
Zâviyelerin devamlılığı vakıflarca sağlanır. Zâviye kurucuları, zâviye binasını yaptıktan sonra ona vakıflar tahsis ederler. Bu vakıf gelirler daha sonra zâviye kurucusunun müritleri ya da şeyhe sevgi ve hürmet besleyen yerel yöneticiler tarafından artırılabilir (Erdoğru, 2004: 95). Hem Karamanoğulları hem de Osmanlılar zamanında zâviyeler vergilerden muaf tutulmuşlardır (Erdoğru, 2004: 97).
“Zâviye şeyhliklerinin çoğu, vaktiyle o zâviyeleri kurmuş olanların çocukları elinde ve evlatlık vakıf olarak bulunmakla beraber, zamanla nesilleri son bulunca ya da şeyhlerin bazı yolsuzlukları görülünce, yerine devlet tarafından başkalarının atandığı ve bu suretle vakfın evlatlık vakıf halinden çıkarak bir kamu vakfı haline geldiği görülmektedir.” (Barkan, 2002: 259).
“Diğer taraftan devlet için malum birçok zâviyelik yer, boş ve harap olduğu zaman, oraları tekrar şenletmeğe ve zâviyeyi işletmeğe iltizam edenlere tekrar verilmektedir. Nitekim Kütahya'da Şeyh Saltık zâviyesinin vaktiyle timara verildiği için harap olmuş bulunduğunu gören bir vilayet yazarı, onu merkeze ‘tamir eder kimse bulunur’ diye bildiriyor. Bu suretle bu zâviye şeyhliği, talibi uhdesine havale edilmek üzere, adeta askıdadır. Bu şekilde boş olan diğer bir zâviye şeyhliği için ise; Kütahya kadısı, Ahi Hızır‘ın uygun olduğunu bildirmektedir. Aynı şekilde Kütahya‘da harap bir halde bırakılmış olan Şeyh Bahşayiş zâviyesinin ‘imaretine’ İsa Fakih ‘iltizam gösterdiği için’ kendisine sadaka olunmuştur.” (Barkan, 2002: 266).
“Başlangıçta kendiliğinden bir kolonizasyon hareketini temsil eden zâviyelerin bu kuruculuk ve şeyhlik görevi, yavaş yavaş devlet oluştukça, bir memuriyet şekline girmiş ve nihayet bu devlet kurumları da soysuzlaşarak bir nevi asalak haline gelmişlerdir. O kadar ki, son devirlerin dilenci dervişleri ve tembellik yuvası haline gelmiş tekke ve türbeleriyle, söz konusu ettiğimiz kurumlar arasında hiçbir ilişki kalmamıştır.” (Barkan, 2002: 256).

***

Muma'daki Tekke Mezarlığı'na 2001 yılında Konya’dan geldikleri söylenen kimi devlet görevlileri tarafından bir yazıt dikilmiştir (Şekil 1).  Bu yazıtta İ. Hakkı Konyalı kaynak gösterilerek şu bilgiler verilmiştir: 



Şekil 1: Tekke mezarlığına dikilen yazıt

“2. MURAT DEVRİ-1430 MOMA 69 NÜFUS 60 HANE TİMAR BU KÖYDE OTURANLARDAN HACI İBRAHİM OĞLU APDİ EYYÜB ENSARİ SULTANIN NESLİNDEN OLDUĞU ESKİ DEFTERLERDE KAYITLIDIR ÖŞÜRDEN BAŞKA BÜTÜN VERGİLERDEN AFFEDİLMİŞTİR BU KÖYDE ŞEHZADENİN DÖRT MÜSELLİMİ (SİLAHLI) VARDIR BURADA YEDİ KABİR VARDIR EBU EYYÜBÜL ENSARİ NESSLİNDENDİR İSMAİL HAKKI KONYALI BEYŞEHİR TARİHİ SAYFA 145 DİKİLİŞ T. 10.9.2001”
Burada bazı yanlışlar yapılmıştır. Bu bilgilerin kaynağı olarak gösterilen İ. Hakkı Konyalı’nın Âbideleri ve Kitâbeleriyle Beyşehir Tarihi adlı kitabındaki Muma ile ilgili bilgiler şu şekildedir (Şekil 2):



Şekil 2: Beyşehir Tarihi kitabındaki Muma ile ilgili kısım (Konyalı, 1991: 145)

       “Moma. 69 nüfus 60 hane Timardır. Bu köyde oturanlardan Hacı İbrahim oğlu Abdi Eyyub Ensâri Sultan’ın neslinden olduğu eski defterlerde kayıtlıdır. Öşrden başka bütün vergilerden affedilmiştir. Bu köyde şehzâdenin dört müsellimi vardır.” (Konyalı 1991: 145).
İkisi karşılaştırıldığında görülecektir ki yazıtta yer alan “2. MURAT DEVRİ-1430”, “(SİLAHLI)”, “BURADA YEDİ KABİR VARDIR EBU EYYÜBÜL ENSARİ NESLİNDENDİR” ibareleri kitapta yoktur, uydurulmuştur.
Konyalı (1991: 125) yukarıda verilen Muma ile ilgili bilgileri "İstanbul'da ve Başvekâlet Arşivi'nde 40 numarada kayıtlı bulunan Bayezid devrine ait tarihsiz bir İlyazıcı defteri”nde bulmuştur. Beyşehir kazasının merkez mahalleleri ile köylerinin sayımını içeren bu 40 no.lu Tahrir Defteri sonradan Erdoğru (2006: 24) tarafından da incelenmiş ve 1507’ye tarihlendirilmiştir. Ona göre, bu tarihte Muma’daki yetişkin erkek nüfus 73, hane sayısı 57’dir (Erdoğru, 2006: 365).
Mehmet Akif Erdoğru tarafından Beyşehir Sancağının 1584 Tarihli Nüfus Sayımı adı altında yayımlanan Defter-i Mufassal-ı Livâ-i Beyşehir (KK 137) adlı defterde de Muma'da oturan ve Ebu Eyyûb el-Ensarî soyundan geldikleri resmen kabul edilen şu 8 yetişkin erkeğin adları verilmektedir: Mustafa oğlu Ali, Ali'nin biraderi Hamza, Ali oğlu Gül Dede, Halil oğlu Ahmed, Ahmed'in oğlu Hüseyin, Ahmed'in biraderi Abdi, Piri oğlu İbrahim, İbrahim'in oğlu Mehmed.
Aynı defterde ayrıca köydeki Hacı İbrahim Zâviyesi’nin hizmetlilerinin tasarrufunda 10 parça arazi olduğu yazılıdır. Hacı İbrahim Zâviyesi hakkında Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün Kuyud-ı Kadime Arşivi’nde 584 numarada kayıtlı 1583 tarihli vakıf defterinde de (KK 584, s. 120b) şu ifadeler yer almaktadır (Şekil 3):



Şekil 3: KK 584’deki Şeyh Hacı İbrahim Zâviyesi Vakfı'nın kaydı

 “Vakf-ı zâviye-i Şeyh Hacı İbrahim bin Mustafa bin Süleyman, der karye-i Muma tâbi-i nâhiye-i Yenişehir min nevâhi-i el-medinetü’s Süleymaniye el-Eşrefiyye el-ma’rufeti, ber mûceb-i vakıfnâme-i şer’iyye, el-muvarrah be-tarih-i sene hamse ve sittin ve semanmie ve ber mûceb-i mukarrernâme-i Karaman Beğ hâkim-i sabık-ı vilâyet-i Karaman ber mûceb-i Defter-i Atîk.” (Erdoğru, 1989: 314).
Bu ifadeler günümüz Türkçesine şu şekilde çevrilebilir:
“Eski Defter gereği Karaman vilayetinin eski hâkimi Karaman Bey’in mukarrernâmesi gereği ve 865 [miladi 1460] tarihi ile tarihlendirilmiş şer’iyye vakıfnâmesi gereği, Beyşehir’in nahiyelerinden Yenişehir nahiyesine bağlı Muma köyünde, Süleyman oğlu Mustafa oğlu Şeyh Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı.”
Yine aynı vakıf defterinde Hacı İbrahim Zâviyesi'ne 1460 tarihinde avlu ve evlerin vakfedildiği belirtilmektedir (Erdoğru, 1989: 314).
Anlaşılacağı üzere, zâviye, Karamanoğulları Beyliği'nin kurucusu olan ve 1256-1261 yılları arasında hüküm süren Karaman Bey’in verdiği mukarrernâme ile yani onun onayıyla kurulmuştur. 1460 yılında ise Şeyh Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı kurulmuştur. Peki, bunlar neyi ifade etmektedir?
Erdoğru (1994: 98), pek çok köyün ve mahallenin zâviyeler etrafında geliştiğini söylemektedir. Bunun Muma için de geçerli olduğu, Türklerin Yenişar’a yerleşmeye başladığı bir zamanda kurulan zâviyenin etrafında göçerlerin yerleşmesiyle yeni bir köy oluştuğu anlaşılmaktadır. Onun Türklerin bölgeye yerleşmelerinden önce de var olan kadim Muma’nın hemen yanı başında kurulmuş olması ise, amacın, sadece Müslümanlara dinlerini öğretmekle sınırlı olmadığını, fakat aynı zamanda onu gayrimüslimlere de öğretmek ve yörenin İslamlaşmasını sağlamak olduğunu göstermektedir. Nitekim 15. ve 16. yüzyıl Tahrir defterlerinde Muma’da hiçbir gayrimüslim kaydına rastlanmamaktadır.
Erdoğru (1994: 89; 2006: 285), ayrıca, Osmanlı belgelerinde isimleri geçen zâviyelerin, Osmanlı hâkimiyetinden önce kurulduklarını ve adlandırıldıklarını söylemektedir. Muma’daki zâviye de Osmanlı hâkimiyetinden önce kurulmuştur. Gelgelelim adı sonradan değişmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, yörenin erken zamanda Türkleşmiş ve İslamlaşmış olmasından ve diğer bazı bilinmeyen nedenlerden dolayı zâviye önemini yitirmiş ve metruk hale gelmiştir. Hacı İbrahim, ya yöneticilerin teklifiyle ya da kendi isteğiyle, yeniden ihdas etmek üzere 1460 yılında zâviyeyi devralmış ve onun için bir vakıf kurmuştur. Artık onun adını taşıyan zâviyeye derhal avlu ve evler vakfedilmiştir ki, bu da zâviyenin yeniden canlandırılmak istendiğinin bir işareti sayılmalıdır.
Bu çıkarım oldukça mantıklıdır. Zira başlangıçta da belirtildiği gibi, zâviyeler çeşitli nedenlerle zamanla işlevsiz ve metruk hale gelebilmekte, “devlet için malum birçok zâviyelik yer, boş ve harap olduğu zaman, oraları tekrar şenletmeğe ve zâviyeyi işletmeğe iltizam edenlere tekrar verilmektedir.” (Barkan, 2002: 266). Tabi bu durumda zâviyenin günün koşullarına uygun yeni işlevler üstlenmiş olması gerekmektedir.
           Az önce söylendiği gibi, zâviyeyi yeniden canlandırmak için 1460 yılında zâviye vakfını kuran kişinin adı, Hacı İbrahim, daha doğrusu, zâviye şeyhliğini de zâviyeyle birlikte devraldığı için, ŞEYH  Hacı İbrahim’dir. Yine daha önce değinildiği üzere, 1507 tarihli 40 no.lu Tahrir Defteri’nde “Hacı İbrahim oğlu Abdi’nin Eyub Ensâri Sultan’ın neslinden olduğu” belirtilmektedir. Dikkat edilirse, Hacı İbrahim ile Abdi arasında sadece bir kuşak farkı vardır. Bu, Abdi’nin vakfın kurucusu Şeyh Hacı İbrahim’in oğlu olduğunu gösterir. Dolayısıyla, Hacı İbrahim de Ebu Eyyub Ensarî neslindendir. İstanbul’un fethinden sonra, muhtemelen atası Ebu Eyyûb’un mezarını ziyarete gelmiş, fakat ziyaretten sonra geri dönmeyip Muma’ya yerleşmiştir. 1584 tarihli Defter-i Mufassal-ı Livâ-i Beyşehir (KK 137) adlı defterde adı geçen Ensarî soyundan sekiz kişiden birinin adı da İbrahim'dir. Demek ki zâviye vakfının kurucusu Şeyh Hacı İbrahim'in adı o tarihte de hala yaşatılmaktadır.
           Şimdi yanıtlamak amacıyla başta sorduğumuz soruyu tekrar sorabiliriz: Muma’daki Tekke Mezarlığı’nda Ebu Eyyûb el-Ensarî soyundan kişiler mi yatıyor?  Cami, tekke, türbe gibi yapıların bitişiğinde yer alan ve hazîre (etrafı çalı, çit veya taştan duvarla çevrili yer) ya da vâdî-i hâmûşan (sessizler vadisi) olarak adlandırılan mezarlıklara, yapıyı yapanla tekke şeyhi gibi önemli kişiler gömülürdü (Bozkurt, 2004: 519-520). Zâviye şeyhliği de kurucunun ölümünden sonra onun çocukları ve torunları tarafından sürdürülürdü (Barkan, 2002: 269; Erdoğru, 2006:285). O nedenle, Muma’daki Tekke Mezarlığı’ndaki mezarların, Ebu Eyyûb el-Ensarî soyundan geldiğini kanıtladığımız Şeyh Hacı İbrahim ile onun çocuk ve torunlarına ait olduğu söylenebilir.
           Bu arada, “Bu mezarlar arasında ilk kurucular olan ‘kolonizatör Türk dervişleri’nin de mezarları olamaz mı?” diye bir soru akla gelebilir. Mezarlık onların zamanında kurulduysa elbette olabilir, ama içinde çok az mezarın bulunmasından dolayı, onun zâviyenin yeniden canlandırılmasından sonraki dönemde kurulmuş olma olasılığı daha yüksektir.

Mehmet Demirtaş
Ankara, Nisan 2020


KAYNAKLAR

Barkan, Ömer Lütfi. “Osmanlı İmparatorluğu’nda Kolonizatör Türk Dervişleri”. Türkler, Cilt:9. Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, s.242-278.

Bokurt, Nebi. “Mezarlık”.  İslam Ansiklopedisi, Cilt 29. Ankara: TDV, 2004, 519-521.

Erdoğru, Mehmet Akif. XV. ve XVI. Yüzyıllarda Beyşehir Sancağı (1466- 1584). Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 1989. (Türk Tarih Kurumu kütüphanesinde mevcut.)

Erdoğru, Mehmet Akif. “Karaman Vilâyeti Zâviyeleri’’. Tarih İncelemeleri Dergisi IX (1994), 89-158.

Erdoğru, Mehmet Akif.  Osmanlı Yönetiminde Beyşehir Sancağı (1522-1584). İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2006.

Erdoğru, Mehmet Akif. 1466 Tarihli Akşehir Mufassal Defteri (Metin ve İnceleme). Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2015.

Erdoğru, Mehmet Akif.  Beyşehir Sancağının 1584 Tarihli Nüfus Sayımı (Beyşehir-Seydişehir-Bozkır). İzmir: Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 2004.

Faroqhi, Suraiya. “The Peasants of Saideli in the Late Sixteenth Century”. Archivum ottomanicum, VIII. Wiesbaden: Harrassowitz, 1983, 215-250. 

Konyalı, İ. Hakkı. Âbideleri ve Kitâbeleriyle Beyşehir Tarihi. Erzurum: A. Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Yayını, 1991.



EKLER

EK 1: KK 584'ün Şeyh Hacı İbrahim Zâviyesi Vakfı'nın kaydını içeren sayfası 



EK 2: Erdoğru’nun yayınlanmamış doktora tezindeki Şeyh Hacı İbrahim Zâviyesi Vakfı’na ilişkin bilgilerin yer aldığı sayfa (Erdoğru: 1989: 314)




20 Ocak 2018 Cumartesi

KUBADÂBÂD

            Yeri ve Kuruluş Öyküsü
            Kubadâbâd, Selçuklular zamanında, Beyşehir Gölü’nün batı yakasında, eski adı Hoyran köyü olan ve bugün idarî yönden Beyşehir’in bir mahallesi haline gelmiş bulunan Gölyaka’nın sınırları içinde kurulmuş bir kenttir. Daha çok aynı adı taşıyan sarayı ile tanınır. Sarayın kalıntıları, anılan yerleşim yerinin 3 km kuzeyindeki Tol ya da Tolören denilen yerde bulunmaktadır.
            Kubadâbâd Saray Külliyesi ve kenti, Konya ile kışları geçirdiği Antalya ve Alanya arasında yaptığı yolculuklarda konaklamak amacıyla Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubad (1220-1236) tarafından kurulmuştur (Konyalı, 1991: 168). Onun adıyla ilintili olarak Kubadâbâd denmiştir. Kubad, Keykubat adının ikinci kısmı olup adaleti yerine getiren, hak dağıtan, hak ve adalet sahibi; Kubadâbâd ise kubadyeri, kubadsahrası, kubadın şenlendirdiği, mâmur ettiği yer anlamına gelmektedir (Konyalı, 1991: 169).
            Alaaddin Keykubad, 1227 yılında, Erzincan havalisinde hüküm süren Mengücek Hükümdarı Dâvûd-şâh ile Kayseri’de bir saldırmazlık antlaşması yaptıktan sonra, Akdeniz sahillerine doğru hareket etti. Yolda Beyşehir Gölü üzerinde çok hoşlandığı bir yerde yine kendi adına Kubadâbâd Sarayı’nın yapımına başlanmasını emretti (Turan, 2016: 375; Oral, 1953: 179). XIII. yüzyılda yaşamış İranlı tarihçi İbn Bîbî’nin Selçuknâme adlı eserinde bu olayla ilgili şu satırlar yer almaktadır:
            “Sultan [Kayseri’den hareketle], Hz. Süleyman (a.s.) gibi, soylu atının üstünde hızla yol alarak başkenti  [Konya] geçtikten sonra Egrinas gezinti yerine vardı. Orada cennetten daha güzel bir yer gördü. Ve o zaman av emiri ve mimar olan Sâdettin Köpek’e orada güzellikte cenneti andıracak ve ferahlıkta Seder ve Havarnak’ı [Sasani Hükümdarı Behram Gur’un, Irak’ta Fırat kenarındaki Hira kenti yakınlarındaki efsanevî sarayları] unutturacak bir saray yapmasını emretti. Sultan, düşüncesine göre sarayın bir planını çizdi ve özelliklerini belirtti. Sâdettin Köpek, emir gereğince az zamanda güzel ve iç açıcı manzaralara sahip, ömür uzatan köşklerle o mahalli süsledi ve yapım emrini yerine getirdi.” (İbn Bîbî, 2010: 110).
            Alaaddin Keykubad, kışı Akdeniz sahillerinde geçirip, 1228 senesi baharında Erzincan Seferi için Konya ve Kayseri’ye dönerken yolda Kubadâbâd’a uğradı. İnşaatın tamamlandığını gördü ve çok beğendi (Turan, 2016: 417).

            Kubadâbâd Sarayı
            Kubadâbâd Sarayı, kurucusu Alaaddin Keykubat’dan başka II. Gıyâseddin Keyhüsrev ve II. İzzeddin Keykâvus tarafından da kullanılmıştır. Ancak parlak zamanları uzun sürmemiş, Anadolu Selçuklu Devleti’nin çözülme süreciyle birlikte ikbali sönmüş ve Eşrefoğlu Süleyman Bey’in Beyşehir’i kurmasıyla (1300) birlikte de önemini tamamen yitirmiştir. (“Kubadâbâd.”) Hatta zamanla yeri bile unutulmuştur. Kubadâbâd'ın unutulan yeri, İbrahim Hakkı Konyalı ve Prof. Dr. Osman Turan'ın onun Beyşehir civarında olması gerektiğine işaret etmeleri üzerine, ancak 1949 yılında,  Konya Müze Müdürü Zeki Oral tarafından bulunmuştur (Aydın, 2001: 43). Daha sonra Zeki Oral, Prof. Dr. Katharina Otto-dorn ve Mehmet Önder tarfından kısa süreli kazı çalışmaları yapılmış ise de asıl sistemli kazılar, 1980’den sonra, Prof. Dr. Rüçhan Arık tarafından başlatılarak günümüze kadar sürdürülmüştür.
            Saray, 5200 m2’si kıyıda, 3000 m2’si Kız Kulesi Adası’nda olmak üzere 8200 m2’lik bir alana yayılmıştır. Yapılan kazılarla sarayın ana birimleri ortaya çıkarılmıştır. Saray külliyesinin kıyıdaki esas kısmı, kısmen ayakta duran duvarları ve tonozlarıyla diğerlerinden ayrılan biri büyük biri küçük iki saray ile cami, hamam, fırın, mutfak, depo, asker barınakları,  büyük bir av parkı ve göl kenarındaki iki bölümlü bir kayıkhaneden oluşmaktadır. Büyük sarayda kabul ve taht salonları yer almaktadır. “İbn Bîbî'ye göre taht salonu kabul salonuna açılmaktaydı ve aralarında, törenler sırasında sultanı topluluktan ayırmak üzere icabında çekilebilen bir perde bulunuyordu.” (Uğurlu, 2002:299).
Kubadâbâd Sarayı 
             Külliyenin Kız Kulesi Adası’ndaki kısmı ise haremlik ve tersaneden ibarettir.

Kız Kulesi Adası
            Kazılarda bulunan ve halen Konya’daki Çini Eserleri Müzesi’nde sergilenen çiniler, sarayın özenle bezenmiş olduğunu göstermektedirler. Taht salonu ve odaların duvarlarının, 2 m. yüksekliğe dek çinilerle kaplandığı anlaşılmaktadır. Bu çiniler üzerinde, Türk usulü bağdaş kurarak oturan sultan ve maiyeti, av partisi ve içki meclisi sahneleri ile çeşitli hayvan ve mitolojik yaratık resimleri yer almaktadır (Uğurlu, 2002: 300).
             Kubadâbâd Saray Külliyesi, günümüze ulaşabilmiş planı bilinen tek Selçuklu sarayı olup Topkapı, Edirne, hatta Yıldız gibi Osmanlı saraylarına mimari açıdan örnek oluşturmuştur. 

            Kubadâbâd Kenti
            Kubadâbâd Saray’ının çevresinde aynı isimle anılan bir kent oluşmuştur. Zeki Oral’nın 1949 yılında Kürtler (Pınarbaşı) köyü camisinin kapısı üzerinde gördüğü altı satırlık yazıtta, “Bu mescit sultanların yücesi Keyhüsrev oğlu Alaaddin Keykubad’ın -Tanrı sultanlığını sürekli kılsın- devletli günlerinde, kulların zayıfı ve Kubadâbâd Valisi olan Bedreddin Sutaş tarafından 633 hicri [1235 miladi] yılı ramazan ayında yapıldı.” denilmektedir (Oral, 1953: 176).. Kubadâbâd harabelerinden getirilip Kürtler köyündeki mescidin kapısının üzerine konulan bu yazıt, Kubadâbâd’ın 1235 yılında vilâyet merkezi olduğunu göstermektedir. Konyalı’ya (1991: 181) göre Kubadâbâd vilâyeti, Osmanlı Dönemi’ndeki Yenişehir nahiyesinin ya da aşağı yukarı şimdiki Yenişar’ın kapladığı alandan ibaretti. Oral’a (1953: 179) göre ise Kubadâbâd, Gurgurum’un yerini almıştı; zira Gurgurum ve Kubadâbâd ayrı ayrı vilâyet merkezi olamayacak kadar birbirine yakın idiler. Gurgurum, Anadolu Selçuklularının önemli bir vilâyeti idi (Erdoğru, 2006: 77). Kubadâbâd, onun sınırları içinde kurulmuştu. Gurgurum vilâyetinin merkezi de, o zamanki adı yine Gurgurum olan, bugün Beyşehir’in bir mahallesi durumundaki Gökçimen’di.
            Selçuklu Devleti’nin çöküşüyle birlikte Kubadâbad Sarayı gibi Kubadâbâd kentinin de ikbali sönmüş, gittikçe küçülerek köy haline gelmiş ve Şehirköy adını almıştır. “Muma [Gölkonak] köyünde bulunan 1714 tarihli hüccet-i şer’iyede Şehirköyü adıyla meskûn bir yer olduğu anlaşılan Kubadâbâd’ın son mahallesi de o yıllarda dağılmıştır. O halde Kubadâbâd’ın 1227-1727 yılları arasında yaşadığı kabul edebilebilir.” (Oral, 1953: 179). 

            Kubadâbâd’da Geçen Bazı Olaylar
            Kubadâbâd’da yaşanmış ve tarihe geçmiş olaylardan en önemlisi, aynı zamanda Kubadâbâd Sarayı’nın mimarı olan Vezir Sâdeddin Köpek’in orada öldürülmüş olmasıdır. Saadettin Köpek, kendisine rakip olabilecek değerli ve deneyimli ne kadar devlet adamı varsa hepsini ortadan kaldırmaya çalıştı.  Atabey Şemseddin Altun-aba, Vezir Tâceddin Pervâne, Saltanat Naibi Kemâleddin Kâmyâr gibi önemli devlet adamlarını öldürttü ve Hüsâmeddin Kaymerî, Celâleddin Karatay gibi devlet adamlarını da görevlerinden uzaklaştırttı (Kesik, 2008: 392-393). Ayrıca, Selçuklu soyundan geldiğini ileri sürerek saltanat üzerinde hak iddia ediyordu (Konyalı, 1991: 173).  Bu durumdan endişelenen Sutan II.  Gıyâseddin Keyhüsrev, oldukça usturuplu hazırlanmış bir planla onu Kubadâbâd Sarayı’nda öldürttü ve cesedini demir kafes içinde yüksek bir yere astırarak halka teşhir ettirdi  (İbn Bîbî, 2010: 160-161).88 “Sumeysat Seferi’den hemen sonra cereyan ettiği için bu olay 1238 yılında vuku bulmuş olmalıdır.” (Turan, 2016: 433).
            Selçuklu sultanlarının Kubadâbâd’a yaptıkları ziyaretlerden bazıları da tarihi olaylarla bağlantılıdır. Şöyle ki:
            -Sultan Keykubad, Mengücek Hükümdarı Dâvûd-şâh’ın sözünde durmayarak Selçuklu Devleti’ne saldırı hazırlıkları içine girdiği haberini alınca sahillerden ayrıldı. Önce Kubâd-âbâd’a uğrayıp inşaatı inceledi. Daha sonra Kayseri’ye varıp sefere girişti (1228) (Turan, 2016: 376).
            -Sultan Alaaddin, Saltuk-ili’ni (Erzurum ve havalisi) 1230 senesinde fethettikten sonra Kayseri’ye döndü ve oradan süratle Alâiye’ye vardı;  oradan da Antalya ve Kubâd-âbâd’a geçti. Halîfeden ve Eyyûbi hükümdarlarından gelen elçilerin ve emirlerin tebriklerini kabul etti (Turan, 2016: 394-395).
            -Alaaddin Keykubad, Moğolların ardından gönderdiği Kemâleddin Kâmyâr’ı ve ordunun akibetini endişe ile beklerken, Kâmyâr ve Çavlı’nın, bu münasebetle Gürcistan’a girdiklerini, zafer ve ganimetle döndüklerini öğrendi, çok memnun oldu.Kemâleddin Kâmyâr’ı Kubadâbâd’da kabul ettikten sonra Antalya ve Alâiye’ye hareket etti (1232) (Turan, 2016: 396).
            -Sultan II.Gıyâseddin Keyhüsrev, Baba İshak Ayaklanması sırasında dehşete kapılıp Kubadâbâd’a kaçtı ve orada bir adaya [Kız Kulesi] sığındı (1240) (Turan, 2016: 442-443).
            -II.İzzeddin Keykâvus ve Rükneddin Kılıç Arslan, Mengü Kaan ve Hülâgü’nün yarlık (ferman) ve kararlarına göre Selçuklu Devleti’ni aralarında paylaşıp saltanat kavgalarına son verdikten sonra (1259), İzzeddin Keykâvus Hristiyan dayıları ile Konya’yı bırakıp önce Kubadâbâd’a, sonra da Antalya’ya gidip eğlenceye daldı (1261). (Turan, 2016: 511)

            Kubadâbâd'ın Başkentliği Meselesi
            Aksarâyî’nin Müsâmeretü'l-Ahbar adlı eserinde I. Kılıç Arslan zamanında pâyitahtın Konya olduğu, keza II. İzzeddin Keykâvus’un da Konya’yı merkez kabul ettiği, IV. Kılıç Arslan’nın ise saltanat merkezi olarak Tokat’ı seçtiği belirtilmiştir (Taneri, 1966: 137). Bununla beraber, Selçuklu sultanlarının Anadolu'nun başlıca şehirlerinde tahtları vardı ve sultanlar geçici veya devamlı olarak Konya'dan ayrılıp seçtikleri bir şehirde ikamet edebiliyorlardı (Taneri, 1966: 137). Örneğin, II. İzzeddin Keykâvus, bir müddet için Konya'yı bırakıp Antalya'da oturmuştu. I. Alaaddin Keykubad da yazları Konya, Kayseri ve Sivas'da, kışları ise Antalya ve Alâiye'de kalıyordu. İlkbahar ve sonbaharda Orta Anadolu ile sahiller arasında yaptığı yolculuklarda da bir süre Kubadâbâd’da ikamet ediyordu.
            Bilal Eyüboğlu (1979: 23), Dünden Bugüne Beyşehir adlı kitabında, Kubadâbâd’dan, “Selçuklulara bir süre ikinci başkentlik etmiş” bir kent olarak söz etmektedir. Yöre halkı da Kubadâbâd’a bu gözle bakmaktadır. Ancak, temel kaynaklarda Kubadâbâd’ın başkent olduğuna dair açık bir ifade yoktur. Buna rağmen, Kubadâbâd, sultanlar için sadece bir konaklama yeri değil, yukarıda da görüldüğü gibi geçici sürelerle de olsa devlet işlerinin yürütüldüğü, elçilerin kabul edildiği bir yer olmuştur. Zaten kuruluşunda bir idare merkezi olacak şekilde tasarlanmıştır. Sultan için büyük saray, vezir için küçük saray ve devlet erkânı için köşkler yapılmıştır. Konyalı’nın (1991: 175) belirttiği gibi, Sultan Keykubat, Eğrinas’ta yapılacak saray ve kasr yerlerini planlamış, zengin emirlerinin burayı saraylarla, bağ ve bahçelerle süslemelerini emretmiştir. Nitekim günümüze kadar gelen saray ve köşk kalıntıları bu iddiayı doğrular niteliktedir. Malanda’da, Kilise ve Eşek adalarında çinilerle süslü muhteşem saray ve köşk kalıntıları tespit edilmiştir.
            Aslında başkent yeni bir kelimedir. Başkent sözcüğünün Selçuklular zamanındaki karşılıklarından biri pâyitahttır. Farsça aslı “pây-i taht” olan bu sözcük, “tahtın ayağı” anlamına gelir. Ayak, bir nesnenin üzerinde durduğu şeydir. Kubadâbâd’daki büyük sarayda bir taht salonunun bulunduğu bilinmektedir. O salondaki tahtın üzerinde durduğu ayak da Kubadâbâd’dır. Dolayısıyla Kubadâbâd’ın bir pâyitaht olduğu söylenebilir. 

Mehmet Demirtaş
Ankara, Ocak 2018 

KAYNAKLAR  

“Alanya.” Büyük Larousse-Sözlük ve Ansiklopedi. Cilt 1. İstanbul:  Milliyet Gazetecilik A.Ş., 1986, s. 322. 

Aydın, Bekir. Konya Tarihi ve Kültürü. Basılmamış Mezuniyet Çalışması. Lefkoşa: Yakın Doğu Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, 2001, s. 43-44. 

Erdoğru, Mehmet Akif.  Osmanlı Yönetiminde Beyşehir Sancağı (1522-1584). İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2006. 

Eyüboğlu, Bilal. Dünden Bugüne Beyşehir. Konya, 1979.

İbn Bîbî. Selçuknâme. Çev. Mükremin Halil Yinanç. İstanbul: KİTABEVİ, 2010. 

Kesik, Muharrem. “Sâdeddin Köpek”. İslâm Ansiklopedisi. Cilt 35. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 2008, 392-393. 

Konyalı, İ. Hakkı. Âbideleri ve Kitâbeleriyle Beyşehir Tarihi. Erzurum: A. Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Yayını, 1991.

“Kubadâbâd.” Büyük Larousse-Sözlük ve Ansiklopedi. Cilt 14. İstanbul:  Milliyet Gazetecilik A.Ş., 1986, s. 7123. 

Oral, Zeki. “Kubâd-âbâd Nasıl Bulundu?”  Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2/2 (1953), 171-194. 

Uğurlu, Kâmil. “Kubâdâbâd Sarayı”. İslam Ansiklopedisi. Cilt 26. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 2002,  299-300.

Taneri, Aydın. "Müsameretü'l-Ahbar'ın Türkiye Selçukluları Devlet Teşkilatı Bakımından Değeri".  Tarih Araştırmaları Dergisi, c. 4, sayı: 6, Ankara, 1966, ss. 127-171. 

Turan, Osman. Selçuklular Zamanında Türkiye.  İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2016.