Mehmet DEMİRTAŞ
Öz
Anadolu yer adları (onomastik) çalışmaları, çoğunlukla dilbilimsel kökenleri
peşinen Türk öncesi kadim dönemlere fatura eden metodolojik bir ön kabulün
gölgesinde yürütülmektedir. Bu çalışmada, Pisidya ve Pamfilya sınır bölgesinde
yükselen ve günümüzde Dedegöl Dağları olarak anılan silsilenin tarihî
adlandırmaları olan "Anamas" ve "İpsahoros" kelimeleri
disiplinler arası bir kaynak kritiğiyle ele alınmıştır. Bilge Umar’ın hiçbir
arkeolojik veya epigrafik belgeye dayanmayan kurgusal Luwice "Yamaç
Halkı" (Ana-wa-uma) tezi yapı sökümüne uğratılmış; klasik antik çağ
metinlerinde bu adlandırmaların bulunmadığı kronolojik olarak ortaya konmuştur.
Çalışma, 1475 tarihli Hızırname ve 1949 yılında Muma (Gölkonak) köyünde
M. Zeki Oral tarafından tespit edilip Veli Karaca (2006) tarafından yayımlanan
1671 tarihli Şeriye Sicili kayıtları ışığında, dağın Türkmen öncesi dönemde
Rumca "Yüksek Dağ" anlamına gelen Hypsilos Oros (İpsahoros)
adını taşıdığını ve eteklerindeki otlakların Agros (Ağros) olarak
anıldığını belgelemektedir. 16. yüzyıldan itibaren bölgeye iskân olan Karacalu
Türkmenlerinin bu topoğrafyayı yurt edinmesiyle adlandırma yönünün tersine
işlediği; boyun dağa ad vermediği, aksine coğrafyanın (Anamas) o topluluğu
"Anamaslı Taifesi" şeklinde etiketlediği etnografik analojilerle
temellendirilmektedir. Ayrıca, W. M. Ramsay’in (1917, s. 234) haritalarındaki
"Dip-Davras" ibaresi üzerinden, Batılı haritacıların halkın pratik
coğrafi yön tariflerini masa başında nasıl suni adlandırmalara dönüştürdüğü
deşifre edilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Anadolu Onomastiği, Anamas Dağı, İpsahoros, Karacalu
Türkmenleri, Hızırname, Agros, Halk Etimolojisi, Dip-Davras.
1.
GİRİŞ VE LİTERATÜR ELEŞTİRİSİ: LUWİCE HİPOTEZİNİN DAYANAKSIZLIĞI
Anadolu
onomastiğinde, fonetik tınıları peşinen Helen öncesi arkaik Anadolu dillerine
bağlama eğilimi yapısal bir dogma haline gelmiştir. Bu yaklaşımın en belirgin
örneklerinden biri, Orta Toroslar’ın en yüksek zirvesini (2998 m) barındıran
dağ silsilesinin tarihî adlandırması olan "Anamas" kelimesi üzerinde
görülür. Başta tarihî coğrafyacı Bilge Umar (1993, s. 216) olmak üzere birçok
araştırmacı, bu kelimeyi masa başında kurgusal bir bölmeye tabi tutarak Luwice
dik yamaç anlamına gelen "Ana(wa)" kökü ile topluluk bildiren "-uma"
aidiyet ekini birleştirmiş ve kelimenin "Yamaç Halkı" anlamına
geldiğini ileri sürmüştür. Benzer şekilde Umar, bölgenin ana sıradağ sistemi
olan Tauros kelimesini de Helen dilindeki "Boğa" anlamı yerine
Luwice "Da-ura" (Yüce Ana Tanrıça) köküne bağlayarak
spekülatif bir alan açmıştır.
Ancak
yer adları biliminin temel yöntemi, fonetik benzerliklerden kurgusal teoriler
üretmek değil, tarihsel metinlerin kronolojik takibini yapmaktır. Luwice
"Yamaç Halkı" hipotezi iki temel bilimsel açmazla malumdur:
Birincisi, bölge coğrafyası üzerine son derece detaylı idari ve topoğrafik
bilgiler sunan antik çağ kaynaklarının hiçbirinde bu adlandırmaya
rastlanmamaktadır. Strabon’un metinlerinde, Klaudios Batlamyus’un coğrafya
kılavuzunda, Yaşlı Plinius’un doğa tarihinde ve Bizans dönemi piskoposluk
listelerinde (Notitiae Episcopatuum) Anamas veya fonetik olarak
ona yaklaşan herhangi bir antik dağ adı kesinlikle geçmemektedir.
İkincisi, bu kurgusal iddiayı destekleyecek tek bir adet bile arkeolojik
buluntu, kil tablet veya epigrafik yazıt bulunmamaktadır. Dolayısıyla
literatürdeki Luwice tezi, tarihî bir sürekliliğe değil, dilsel tınıyı apriori
kabullere uydurma gayretine dayanan spekülatif bir kurgudan ibarettir.
2.
1530 TAHRİR DEFTERLERİ VE İDARİ HUDUTLAR
"Anamas"
kelimesinin tarih sahnesinde ve resmî idari belgelerde ilk kez belirmeye
başladığı dönem, iddia edildiği gibi Milattan Önce değil; Türkmen boylarının
bölgeyi mesken tutması ve konargöçer hareketlerinin yoğunlaşmasıyla eş zamanlı
olarak Osmanlı dönemidir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde yer alan 1530 (H.
937) tarihli ve 387 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Karaman ve Rum Defteri
kayıtları incelendiğinde, söz konusu dağlık kütlenin resmî bir coğrafi-idari
birim olarak haritalandırıldığı görülmektedir.
Defter
kayıtlarında bölge, Anadolu Eyaleti’ne bağlı Hamit Sancağı’nın (Isparta/Eğirdir
havzası) sınırları içerisinde "Cebel-i Anamus" (Anamas Dağı)
veya "Anamas Nahiyesi" şeklinde tescillenmiştir. Bu resmî
kayıtlar, kelimenin kullanım kronolojisini net bir şekilde sabitlemekte ve
adlandırmanın seyrini kurgusal antik halklarda değil, sahada bizzat hayatı
örgütleyen Türk idari yapısında ve göçebe onomastik geleneklerinde aramamız
gerektiğini metodolojik olarak ortaya koymaktadır.
3.
İPSAHOROS VE PSAFROS: ERKEN DÖNEM YAZILI KAYITLARDA COĞRAFİ SÜREKLİLİK
Anamas/Dedegöl
dağ silsilesinin adlandırma yönünü ve Türkmen iskanından önceki dilsel
katmanlarını deşifre eden en kıymetli belgeler, erken dönem Türk-İslam
eserlerinde ve yerel arşiv kayıtlarında karşımıza çıkmaktadır. Eğirdirli Şeyh
Mehmet Çelebi Sultan tarafından H. 880 (M. 1475) yılında kaleme alınan ve
Bektaşi-Abdal kültürünün ilk dönemine ışık tutan Hızırname (Divan-ı
Muhyiddin Çelebi) adlı eserde, dervişlerin kerametleri ve seyahatleri
anlatılırken dağ silsilesi için şu ifadeler kullanılmaktadır:
"İpsahoros’dan
uçtular Şam iline eriştiler / Girdi Dımışk’a hem bular Hünkâr Hacım Bektaş
gelür." (Sarıkayam, 2003).
Vilayetname
ve Hızırname gibi tasavvufi metinlerde geçen bu adlandırma, yakın zamana kadar
literatürde dervişlerin keramet yolculuklarında kullanılan soyut ve metafizik
bir durak ismi olarak yorumlanma eğilimindeydi. Ancak yerel literatürde
belgelenen çok kıymetli bir arşiv kaydı, söz konusu mistik algıyı somut bir
idari-coğrafi gerçekliğe kavuşturmuştur. Eski Konya Müze Müdürü M. Zeki Oral
tarafından 1949 yılında Muma (Gölkonak) köyünde bulunup okunan ve daha
sonra Veli Karaca (2006) tarafından "Belgelerle Yenişar"
adlı eserde yayımlanan 1082 Hicri (1671 Miladi) Safer ayı tarihli Şeriye
Mahkemesi Hücceti (Ek 1), bu onomastik sürekliliğin en somut kanıtıdır.
Kaşaklı
Kadısı Behram'ın mührünü taşıyan bu resmî mülkiyet ve hudut davası belgesinde,
dağlık silsile doğrudan "İpsahoros veya İsahoroz adındaki dağ"
şeklinde tescillenmiştir. Hüccet metninde davanın geçtiği mevkiler arasında Muma
(Gölkonak), Kurucaova, Gerdimlice, Genek ve özellikle katıksız Antik
Yunanca "tarla/mera/otlak" anlamına gelen ve jeolojik-fiziki işlevi
tanımlayan "Ağrus / Ağros" yer adları açıkça zikredilmektedir
(Karaca, 2006).
Bu
dilsel süreklilik, yerel tarihçi Böcüzade Süleyman Sami’nin (1922, s. 51)
aktardığı coğrafi tasvirlerle de perçinlenmektedir. Böcüzade, Pavlu ve Yenişar
sınırındaki göl ve çevresini tarif ederken şu satırları kaydetmiştir:
"Pavlu'nun
Kesme ve Kartoz cihetinde, bir tarafı Karaağaç'ın Yenişar köyüne yanaşan bir
küçük gölün etrafı çimenlik ve çiçeklerle kaplıdır. Bu küçük göle Yeşil Göl
veya Dip Davras Gölü denir. Kâtip Çelebi'nin kitabında 'Psafros' diye adı geçen
gölün bu gölcük olması muhtemeldir."
Grek
dilinde Ψαφαρός (Psapharos) kelimesi; "ufalanan, gevşek zeminli,
çürük kireçtaşlı toprak/kayaç yapısı" anlamına gelmektedir. Havzanın
karstik, kireçli ve polye karakterli jeolojik yapısı dikkate alındığında, bu
adlandırmanın da doğrudan fiziki coğrafyaya dayandığı anlaşılır. İpsahoros
ve Psafros gibi lokal Grekçe/Rumca topoğrafik adlandırmaların varlığı,
"Anamas" kelimesinin de Türk öncesi dönemde bu coğrafyada konuşulan
ancak resmî klasik metinlere girememiş sözlü/yerel bir coğrafi ad olma
ihtimalini (asimilasyon yoluyla Türk fonetiğine uydurulmasını) metodolojik bir
hipotez olarak güçlendirmektedir.
Böcüzâde
Süleyman Sami’den (1922, s. 51) yapılan yukarıdaki alıntıdan anlaşıldığı üzere Dip-Davras,
yerel halkın Anamas bölgesindeki bir göle verdiği addır. W. M. Ramsay (1917, s. 234), ise bu adı
Anamas dağ silsilesi için kullanmıştır. Ayrıca Isparta kent merkezinin
doğusunda yükselen gerçek bir Davras Dağı (2635 m) da mevcuttur.
Davras, antik çağda tüm Güney Anadolu sıradağ sistemini
tanımlayan Yunanca "Tauros" sözcüğünden çıkmıştır. Bu sözcük,
zamanla yerel halkın ağzında “Tavros”, “Tavras” ve sonunda "Davras"
şekline dönüşmüştür. (Topraklı, Türkiye’deki Tarihsel Adlar).
Isparta
kent merkezinin doğusunda yükselen günümüz Davras Dağı (2635 m) ile Anamas
silsilesi arasında yaklaşık 100 kilometrelik bir mesafe bulunması, Dip-Davras
ifadesinin dar bir yerel yön tarifinden ziyade çok daha geniş ve kapsayıcı bir
coğrafi adlandırmaya dayandığını göstermektedir. Tıpkı tüm Akdeniz kuşağı
boyunca uzanan dağ kütlelerine genel bir adlandırmayla "Toroslar"
denmesi gibi, antik dönemden devralınan Davras (Tauros) ismi de bu
silsile üzerindeki birden fazla ulu dağ kütlesini, bu bağlamda Anamas Dağı'nı
da kapsayacak şekilde ortak bir isim olarak kullanılmış olmalıdır. Dolayısıyla
yerel halkın zihnindeki "Dip-Davras" ifadesi, bu genel
"Davras (Toros)" silsilesinin aşağı havzalarını, eteklerini ve taban
diplerini (Pavlu ve Yenişar sınırındaki gölcük havzasını) tanımlayan katıksız
bir coğrafi betimlemedir. Ramsay ise, Schönborn'un haritaya attığı hatalı "Dipoiras"
ismini köylünün bu geniş "Dip-Davras" topoğrafik tanımıyla masa
başında ses benzerliği üzerinden melezlemiş ve gerçekte hiç var olmamış yapay
bir özel dağ adı üretmiştir.
4.
COĞRAFYANIN İNSANA AD VERME MEKANİZMASI VE KARACALU TÜRKMENLERİ
Göçebe
Türkmen onomastik gelenekleri ve morfolojik yapı incelendiğinde, Anamas adının
dağa ismini bahşeden bir aşiret adı olduğu yönündekî yaygın iddia sosyolojik
olarak çökmektedir. Söz konusu dağ kütlesini mesken tutan topluluğun
arşivlerdeki asıl adı Karacalu (Karacalı) Türkmenleri'dir. Eğer bir boy
sıfırdan bir coğrafyaya kendi adını verirse, orası boyun eksiz adı veya
mülkiyet ekiyle anılır (Menteşe Yöresi, Saruhan İli vb.). Bahsi geçen dağın adı
"Anamaslı Dağı" değildir; dağın kendisi Anamas, insanı ise Anamaslı'dır.
Türk
toplumsal hafızasında ve yaşayan kırsal pratiklerde (etnografik analoji), yer
adlandırma mekanizması her zaman coğrafyanın insana ad vermesi şeklinde işler.
Nitekim Anadolu kırsalında, belirli dönemlerde mevsimlik iş veya hayvancılık
amacıyla sürekli başka bölgelere giden ve yurtlarına döndüklerinde gittikleri
yerlerin isimleriyle etiketlenen insanların varlığı (Örn: İzmirli, Aydınlı,
Tireli, Atçalı lakaplı gerçek şahsiyetler) bu durumun yaşayan en organik
kanıtıdır. Karacalu Türkmenleri de Anamas Dağı’nın zengin yaylaklarını nesilden
nesile mesken tuttukları ve sürekli bu havzada göründükleri için çevre ahali ve
devlet bürokrasisi tarafından "Anamaslı" olarak çağrılmış,
zamanla topluluğun adı Anamaslı Taifesi şeklinde kalıplaşmıştır.
Dolayısıyla süreç, Umar'ın iddia ettiği gibi Luwice bir topluluk adından dağa
geçmemiş; aksine, coğrafya insana unvanını miras bırakmıştır.
5.
ANAMAS SÖZCÜĞÜNÜN HALK ETİMOLOJİSİ VE SÖYLENCELERİ
Kelimenin
nihai etimolojik kökeni hakkındaki belirsizlik, Türkmen kültürü tarafından
sahada üretilen canlı anlatılarla ve halk etimolojisiyle (popular etymology)
aşılmıştır. Yöre halkı arasında anlatılan köklü bir efsaneye göre; bölgede
anasının teşvikiyle suç işleyen veya eşkıyalık yapan bir şahıs yakalanarak
idama mahkûm edilir. Söz konusu şahıs asılmaktan kurtulmak amacıyla kadıya veya
kendisini yakalayan görevlilere yalvarırken, suçu annesine yıkarak "Beni
asma, anamı as!" feryadında bulunur. Halk muhayyilesi, bu trajik
adalet sorgulamasını doğrudan doğruya dağın heybeti, aşılmazlığı ve insana
çektirdiği fiziki zorlukla özdeşleştirmiş; kelime, Türkmen kültürü tarafından
bu toprakların hikâyesiyle yoğrularak "Anamas" formunda
millîleştirilmiştir.
6.
SONUÇ
Bu
çalışma, Anamas yer adı üzerindeki tarihsel katmanları ve kartografik algıları
yapı sökümüne tabi tutarak şu sonuçlara ulaşmıştır:
·
Anamas adı, hiçbir
birincil belgeye dayanmayan kurgusal Luwice "Yamaç Halkı" tezinin
aksine, klasik antik kaynaklarda tamamen devre dışıdır.
·
Dağ silsilesi,
Türkmen iskanından önce, fiziki karakterinden ötürü, Grekçe/Rumca genel bir
sıfat olan İpsahoros (Yüksek Dağ), havza zemini Psafros
(Gevşek/Karstik Taş) ve meraları ise Agros (Otlak) adlarıyla
anılmıştır.
·
M. Zeki Oral'ın
1949'da Muma’da (Gölkonak) bulup okuduğu ve Veli Karaca'nın (2006) neşrettiği
1671 tarihli Kaşaklı Kadısı hücceti, bu isimlerin hayali birer menkıbe unsuru
değil, arazi tescilli hukuki gerçekler olduğunu kanıtlamıştır.
·
W. M. Ramsay'in
haritasındaki "Dip-Davras" kurgusu, halkın pratik yön tariflerinin ve
makro Toros (Tauros) adlandırmalarının yabancı haritacılarca nasıl masa başında
melezlendiğinin açık kanıtıdır.
·
16, yüzyıl Osmanlı tahrir
defterlerinde (1530) "Cebel-i Anamus" olarak tescillenen dağ, bölgeyi
yurt edinen Karacalu Türkmenlerine adını vermiş; sosyolojik bir refleksle
"Anamaslı Taifesi" kimliği doğmuştur
Sonucu
özetlemek gerekirse, onomastik biliminin gerçek rehberi, masa başı antik dil
kurguları değil; arşiv belgeleri, sahanın fiziki gerçekliği ve Anadolu
köylerinde hâlâ canlı bir şekilde yaşayan sosyolojik / etnografik insan
pratikleridir.
KAYNAKÇA
Bocuzade Süleyman Sami. (1991). Isparta tarihi
(B. Sanal, Der.). Isparta Valiliği Yayınları. (Orijinal eserin yazılış
tarihi 1922)
Karaca, V. (2006). Belgelerle Yenişar. Isparta:
Kardelen Sanat Yayınları
Muşmal, H. (2017). Geçmişten günümüze Anamas'ın
Yörükleri. 2. Yörük Türkmen Çalıştayı Bildiriler Kitabı, 194–209.
Ramsay, W. M. (1917). Studies in the Roman Province
Galatia. Journal of Roman Studies, 7, 229-283.
Sarıkayam, M. S. (2003). Hızırname'nin Bektaşiliğe
dair malumatı ve Hacı Bektaş Veli. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı
Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 26, 121–135.
T.C. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA). (1530). 387
Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Karaman ve Rum Defteri (Cilt II). Osmanlı
Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları.
Topraklı, Ramazan. Türkiye’deki tarihsel adlar
(yayımlanmamış makale). https://www.academia.edu/126501001/T%C3%BCrkiye_deki_Tarihsel_Adlar
Umar, B. (1993). Türkiye'deki tarihsel adlar.
İnkılâp Kitabevi.
![]() |
Ek
1: 1082 Hicri (1671 Miladi) Safer ayı
tarihli Şeriye Mahkemesi Hücceti (Karaca, 2006) |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder