11 Ekim 2026 Pazar

COĞRAFYADAN TOPLULUĞA KİMLİK MİRASI: ANAMAS VE İPSAHOROS YER ADLARI ÜZERİNE ONOMASTİK VE ETNOGRAFİK BİR İNCELEME

 Mehmet DEMİRTAŞ

Öz
Anadolu yer adları (onomastik) çalışmaları, çoğunlukla dilbilimsel kökenleri peşinen Türk öncesi kadim dönemlere fatura eden metodolojik bir ön kabulün gölgesinde yürütülmektedir. Bu çalışmada, Pisidya ve Pamfilya sınır bölgesinde yükselen ve günümüzde Dedegöl Dağları olarak anılan silsilenin tarihî adlandırmaları olan "Anamas" ve "İpsahoros" kelimeleri disiplinler arası bir kaynak kritiğiyle ele alınmıştır. Bilge Umar’ın hiçbir arkeolojik veya epigrafik belgeye dayanmayan kurgusal Luwice "Yamaç Halkı" (Ana-wa-uma) tezi yapı sökümüne uğratılmış; klasik antik çağ metinlerinde bu adlandırmaların bulunmadığı kronolojik olarak ortaya konmuştur. Çalışma, 1475 tarihli Hızırname ve 1949 yılında Muma (Gölkonak) köyünde M. Zeki Oral tarafından tespit edilip Veli Karaca (2006) tarafından yayımlanan 1671 tarihli Şeriye Sicili kayıtları ışığında, dağın Türkmen öncesi dönemde Rumca "Yüksek Dağ" anlamına gelen Hypsilos Oros (İpsahoros) adını taşıdığını ve eteklerindeki otlakların Agros (Ağros) olarak anıldığını belgelemektedir. 16. yüzyıldan itibaren bölgeye iskân olan Karacalu Türkmenlerinin bu topoğrafyayı yurt edinmesiyle adlandırma yönünün tersine işlediği; boyun dağa ad vermediği, aksine coğrafyanın (Anamas) o topluluğu "Anamaslı Taifesi" şeklinde etiketlediği etnografik analojilerle temellendirilmektedir. Ayrıca, W. M. Ramsay’in (1917, s. 234) haritalarındaki "Dip-Davras" ibaresi üzerinden, Batılı haritacıların halkın pratik coğrafi yön tariflerini masa başında nasıl suni adlandırmalara dönüştürdüğü deşifre edilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Anadolu Onomastiği, Anamas Dağı, İpsahoros, Karacalu Türkmenleri, Hızırname, Agros, Halk Etimolojisi, Dip-Davras.

1. GİRİŞ VE LİTERATÜR ELEŞTİRİSİ: LUWİCE HİPOTEZİNİN DAYANAKSIZLIĞI

Anadolu onomastiğinde, fonetik tınıları peşinen Helen öncesi arkaik Anadolu dillerine bağlama eğilimi yapısal bir dogma haline gelmiştir. Bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biri, Orta Toroslar’ın en yüksek zirvesini (2998 m) barındıran dağ silsilesinin tarihî adlandırması olan "Anamas" kelimesi üzerinde görülür. Başta tarihî coğrafyacı Bilge Umar (1993, s. 216) olmak üzere birçok araştırmacı, bu kelimeyi masa başında kurgusal bir bölmeye tabi tutarak Luwice dik yamaç anlamına gelen "Ana(wa)" kökü ile topluluk bildiren "-uma" aidiyet ekini birleştirmiş ve kelimenin "Yamaç Halkı" anlamına geldiğini ileri sürmüştür. Benzer şekilde Umar, bölgenin ana sıradağ sistemi olan Tauros kelimesini de Helen dilindeki "Boğa" anlamı yerine Luwice "Da-ura" (Yüce Ana Tanrıça) köküne bağlayarak spekülatif bir alan açmıştır.

Ancak yer adları biliminin temel yöntemi, fonetik benzerliklerden kurgusal teoriler üretmek değil, tarihsel metinlerin kronolojik takibini yapmaktır. Luwice "Yamaç Halkı" hipotezi iki temel bilimsel açmazla malumdur: Birincisi, bölge coğrafyası üzerine son derece detaylı idari ve topoğrafik bilgiler sunan antik çağ kaynaklarının hiçbirinde bu adlandırmaya rastlanmamaktadır. Strabon’un metinlerinde, Klaudios Batlamyus’un coğrafya kılavuzunda, Yaşlı Plinius’un doğa tarihinde ve Bizans dönemi piskoposluk listelerinde (Notitiae Episcopatuum) Anamas veya fonetik olarak ona yaklaşan herhangi bir antik dağ adı kesinlikle geçmemektedir. İkincisi, bu kurgusal iddiayı destekleyecek tek bir adet bile arkeolojik buluntu, kil tablet veya epigrafik yazıt bulunmamaktadır. Dolayısıyla literatürdeki Luwice tezi, tarihî bir sürekliliğe değil, dilsel tınıyı apriori kabullere uydurma gayretine dayanan spekülatif bir kurgudan ibarettir.

2. 1530 TAHRİR DEFTERLERİ VE İDARİ HUDUTLAR

"Anamas" kelimesinin tarih sahnesinde ve resmî idari belgelerde ilk kez belirmeye başladığı dönem, iddia edildiği gibi Milattan Önce değil; Türkmen boylarının bölgeyi mesken tutması ve konargöçer hareketlerinin yoğunlaşmasıyla eş zamanlı olarak Osmanlı dönemidir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde yer alan 1530 (H. 937) tarihli ve 387 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Karaman ve Rum Defteri kayıtları incelendiğinde, söz konusu dağlık kütlenin resmî bir coğrafi-idari birim olarak haritalandırıldığı görülmektedir.

Defter kayıtlarında bölge, Anadolu Eyaleti’ne bağlı Hamit Sancağı’nın (Isparta/Eğirdir havzası) sınırları içerisinde "Cebel-i Anamus" (Anamas Dağı) veya "Anamas Nahiyesi" şeklinde tescillenmiştir. Bu resmî kayıtlar, kelimenin kullanım kronolojisini net bir şekilde sabitlemekte ve adlandırmanın seyrini kurgusal antik halklarda değil, sahada bizzat hayatı örgütleyen Türk idari yapısında ve göçebe onomastik geleneklerinde aramamız gerektiğini metodolojik olarak ortaya koymaktadır.

3. İPSAHOROS VE PSAFROS: ERKEN DÖNEM YAZILI KAYITLARDA COĞRAFİ SÜREKLİLİK

Anamas/Dedegöl dağ silsilesinin adlandırma yönünü ve Türkmen iskanından önceki dilsel katmanlarını deşifre eden en kıymetli belgeler, erken dönem Türk-İslam eserlerinde ve yerel arşiv kayıtlarında karşımıza çıkmaktadır. Eğirdirli Şeyh Mehmet Çelebi Sultan tarafından H. 880 (M. 1475) yılında kaleme alınan ve Bektaşi-Abdal kültürünün ilk dönemine ışık tutan Hızırname (Divan-ı Muhyiddin Çelebi) adlı eserde, dervişlerin kerametleri ve seyahatleri anlatılırken dağ silsilesi için şu ifadeler kullanılmaktadır:

"İpsahoros’dan uçtular Şam iline eriştiler / Girdi Dımışk’a hem bular Hünkâr Hacım Bektaş gelür." (Sarıkayam, 2003).

Vilayetname ve Hızırname gibi tasavvufi metinlerde geçen bu adlandırma, yakın zamana kadar literatürde dervişlerin keramet yolculuklarında kullanılan soyut ve metafizik bir durak ismi olarak yorumlanma eğilimindeydi. Ancak yerel literatürde belgelenen çok kıymetli bir arşiv kaydı, söz konusu mistik algıyı somut bir idari-coğrafi gerçekliğe kavuşturmuştur. Eski Konya Müze Müdürü M. Zeki Oral tarafından 1949 yılında Muma (Gölkonak) köyünde bulunup okunan ve daha sonra Veli Karaca (2006) tarafından "Belgelerle Yenişar" adlı eserde yayımlanan 1082 Hicri (1671 Miladi) Safer ayı tarihli Şeriye Mahkemesi Hücceti (Ek 1), bu onomastik sürekliliğin en somut kanıtıdır.

Kaşaklı Kadısı Behram'ın mührünü taşıyan bu resmî mülkiyet ve hudut davası belgesinde, dağlık silsile doğrudan "İpsahoros veya İsahoroz adındaki dağ" şeklinde tescillenmiştir. Hüccet metninde davanın geçtiği mevkiler arasında Muma (Gölkonak), Kurucaova, Gerdimlice, Genek ve özellikle katıksız Antik Yunanca "tarla/mera/otlak" anlamına gelen ve jeolojik-fiziki işlevi tanımlayan "Ağrus / Ağros" yer adları açıkça zikredilmektedir (Karaca, 2006).

Bu dilsel süreklilik, yerel tarihçi Böcüzade Süleyman Sami’nin (1922, s. 51) aktardığı coğrafi tasvirlerle de perçinlenmektedir. Böcüzade, Pavlu ve Yenişar sınırındaki göl ve çevresini tarif ederken şu satırları kaydetmiştir:

"Pavlu'nun Kesme ve Kartoz cihetinde, bir tarafı Karaağaç'ın Yenişar köyüne yanaşan bir küçük gölün etrafı çimenlik ve çiçeklerle kaplıdır. Bu küçük göle Yeşil Göl veya Dip Davras Gölü denir. Kâtip Çelebi'nin kitabında 'Psafros' diye adı geçen gölün bu gölcük olması muhtemeldir."

Grek dilinde Ψαφαρός (Psapharos) kelimesi; "ufalanan, gevşek zeminli, çürük kireçtaşlı toprak/kayaç yapısı" anlamına gelmektedir. Havzanın karstik, kireçli ve polye karakterli jeolojik yapısı dikkate alındığında, bu adlandırmanın da doğrudan fiziki coğrafyaya dayandığı anlaşılır. İpsahoros ve Psafros gibi lokal Grekçe/Rumca topoğrafik adlandırmaların varlığı, "Anamas" kelimesinin de Türk öncesi dönemde bu coğrafyada konuşulan ancak resmî klasik metinlere girememiş sözlü/yerel bir coğrafi ad olma ihtimalini (asimilasyon yoluyla Türk fonetiğine uydurulmasını) metodolojik bir hipotez olarak güçlendirmektedir.

Böcüzâde Süleyman Sami’den (1922, s. 51) yapılan yukarıdaki alıntıdan anlaşıldığı üzere Dip-Davras, yerel halkın Anamas bölgesindeki bir göle verdiği addır.  W. M. Ramsay (1917, s. 234), ise bu adı Anamas dağ silsilesi için kullanmıştır. Ayrıca Isparta kent merkezinin doğusunda yükselen gerçek bir Davras Dağı (2635 m) da mevcuttur.

Davras, antik çağda tüm Güney Anadolu sıradağ sistemini tanımlayan Yunanca "Tauros" sözcüğünden çıkmıştır. Bu sözcük, zamanla yerel halkın ağzında “Tavros”, “Tavras” ve sonunda "Davras" şekline dönüşmüştür. (Topraklı, Türkiye’deki Tarihsel Adlar).

Isparta kent merkezinin doğusunda yükselen günümüz Davras Dağı (2635 m) ile Anamas silsilesi arasında yaklaşık 100 kilometrelik bir mesafe bulunması, Dip-Davras ifadesinin dar bir yerel yön tarifinden ziyade çok daha geniş ve kapsayıcı bir coğrafi adlandırmaya dayandığını göstermektedir. Tıpkı tüm Akdeniz kuşağı boyunca uzanan dağ kütlelerine genel bir adlandırmayla "Toroslar" denmesi gibi, antik dönemden devralınan Davras (Tauros) ismi de bu silsile üzerindeki birden fazla ulu dağ kütlesini, bu bağlamda Anamas Dağı'nı da kapsayacak şekilde ortak bir isim olarak kullanılmış olmalıdır. Dolayısıyla yerel halkın zihnindeki "Dip-Davras" ifadesi, bu genel "Davras (Toros)" silsilesinin aşağı havzalarını, eteklerini ve taban diplerini (Pavlu ve Yenişar sınırındaki gölcük havzasını) tanımlayan katıksız bir coğrafi betimlemedir. Ramsay ise, Schönborn'un haritaya attığı hatalı "Dipoiras" ismini köylünün bu geniş "Dip-Davras" topoğrafik tanımıyla masa başında ses benzerliği üzerinden melezlemiş ve gerçekte hiç var olmamış yapay bir özel dağ adı üretmiştir.

4. COĞRAFYANIN İNSANA AD VERME MEKANİZMASI VE KARACALU TÜRKMENLERİ

Göçebe Türkmen onomastik gelenekleri ve morfolojik yapı incelendiğinde, Anamas adının dağa ismini bahşeden bir aşiret adı olduğu yönündekî yaygın iddia sosyolojik olarak çökmektedir. Söz konusu dağ kütlesini mesken tutan topluluğun arşivlerdeki asıl adı Karacalu (Karacalı) Türkmenleri'dir. Eğer bir boy sıfırdan bir coğrafyaya kendi adını verirse, orası boyun eksiz adı veya mülkiyet ekiyle anılır (Menteşe Yöresi, Saruhan İli vb.). Bahsi geçen dağın adı "Anamaslı Dağı" değildir; dağın kendisi Anamas, insanı ise Anamaslı'dır.

Türk toplumsal hafızasında ve yaşayan kırsal pratiklerde (etnografik analoji), yer adlandırma mekanizması her zaman coğrafyanın insana ad vermesi şeklinde işler. Nitekim Anadolu kırsalında, belirli dönemlerde mevsimlik iş veya hayvancılık amacıyla sürekli başka bölgelere giden ve yurtlarına döndüklerinde gittikleri yerlerin isimleriyle etiketlenen insanların varlığı (Örn: İzmirli, Aydınlı, Tireli, Atçalı lakaplı gerçek şahsiyetler) bu durumun yaşayan en organik kanıtıdır. Karacalu Türkmenleri de Anamas Dağı’nın zengin yaylaklarını nesilden nesile mesken tuttukları ve sürekli bu havzada göründükleri için çevre ahali ve devlet bürokrasisi tarafından "Anamaslı" olarak çağrılmış, zamanla topluluğun adı Anamaslı Taifesi şeklinde kalıplaşmıştır. Dolayısıyla süreç, Umar'ın iddia ettiği gibi Luwice bir topluluk adından dağa geçmemiş; aksine, coğrafya insana unvanını miras bırakmıştır.

5. ANAMAS SÖZCÜĞÜNÜN HALK ETİMOLOJİSİ VE SÖYLENCELERİ

Kelimenin nihai etimolojik kökeni hakkındaki belirsizlik, Türkmen kültürü tarafından sahada üretilen canlı anlatılarla ve halk etimolojisiyle (popular etymology) aşılmıştır. Yöre halkı arasında anlatılan köklü bir efsaneye göre; bölgede anasının teşvikiyle suç işleyen veya eşkıyalık yapan bir şahıs yakalanarak idama mahkûm edilir. Söz konusu şahıs asılmaktan kurtulmak amacıyla kadıya veya kendisini yakalayan görevlilere yalvarırken, suçu annesine yıkarak "Beni asma, anamı as!" feryadında bulunur. Halk muhayyilesi, bu trajik adalet sorgulamasını doğrudan doğruya dağın heybeti, aşılmazlığı ve insana çektirdiği fiziki zorlukla özdeşleştirmiş; kelime, Türkmen kültürü tarafından bu toprakların hikâyesiyle yoğrularak "Anamas" formunda millîleştirilmiştir.

6. SONUÇ

Bu çalışma, Anamas yer adı üzerindeki tarihsel katmanları ve kartografik algıları yapı sökümüne tabi tutarak şu sonuçlara ulaşmıştır:

·       Anamas adı, hiçbir birincil belgeye dayanmayan kurgusal Luwice "Yamaç Halkı" tezinin aksine, klasik antik kaynaklarda tamamen devre dışıdır.

·       Dağ silsilesi, Türkmen iskanından önce, fiziki karakterinden ötürü, Grekçe/Rumca genel bir sıfat olan İpsahoros (Yüksek Dağ), havza zemini Psafros (Gevşek/Karstik Taş) ve meraları ise Agros (Otlak) adlarıyla anılmıştır.

·       M. Zeki Oral'ın 1949'da Muma’da (Gölkonak) bulup okuduğu ve Veli Karaca'nın (2006) neşrettiği 1671 tarihli Kaşaklı Kadısı hücceti, bu isimlerin hayali birer menkıbe unsuru değil, arazi tescilli hukuki gerçekler olduğunu kanıtlamıştır.

·       W. M. Ramsay'in haritasındaki "Dip-Davras" kurgusu, halkın pratik yön tariflerinin ve makro Toros (Tauros) adlandırmalarının yabancı haritacılarca nasıl masa başında melezlendiğinin açık kanıtıdır.

·       16, yüzyıl Osmanlı tahrir defterlerinde (1530) "Cebel-i Anamus" olarak tescillenen dağ, bölgeyi yurt edinen Karacalu Türkmenlerine adını vermiş; sosyolojik bir refleksle "Anamaslı Taifesi" kimliği doğmuştur

Sonucu özetlemek gerekirse, onomastik biliminin gerçek rehberi, masa başı antik dil kurguları değil; arşiv belgeleri, sahanın fiziki gerçekliği ve Anadolu köylerinde hâlâ canlı bir şekilde yaşayan sosyolojik / etnografik insan pratikleridir.

KAYNAKÇA

Bocuzade Süleyman Sami. (1991). Isparta tarihi (B. Sanal, Der.). Isparta Valiliği Yayınları. (Orijinal eserin yazılış tarihi 1922)

Karaca, V. (2006). Belgelerle Yenişar. Isparta: Kardelen Sanat Yayınları

Muşmal, H. (2017). Geçmişten günümüze Anamas'ın Yörükleri. 2. Yörük Türkmen Çalıştayı Bildiriler Kitabı, 194–209.

Ramsay, W. M. (1917). Studies in the Roman Province Galatia. Journal of Roman Studies, 7, 229-283.

Sarıkayam, M. S. (2003). Hızırname'nin Bektaşiliğe dair malumatı ve Hacı Bektaş Veli. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 26, 121–135.

T.C. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA). (1530). 387 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Karaman ve Rum Defteri (Cilt II). Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları.

Topraklı, Ramazan. Türkiye’deki tarihsel adlar (yayımlanmamış makale). https://www.academia.edu/126501001/T%C3%BCrkiye_deki_Tarihsel_Adlar

Umar, B. (1993). Türkiye'deki tarihsel adlar. İnkılâp Kitabevi.

Ek 1: 1082 Hicri (1671 Miladi) Safer ayı tarihli Şeriye Mahkemesi Hücceti (Karaca, 2006)







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder